1.5.20

Mektup.


Ben. Ne kadar tanırsın sen beni? Tanıdığın kim bilir misin? Beni bilmeyen bir sen varsın sanki hayatımda. Kendimi anlattığım, hikayeler yaşayıp yaşattığım kadar varım gibi gelir hep bana. Sen hiçbir hikayemi yaşadın mı benim? Hikayelerime tanık olmaya hevesli insanlar kalır herhalde hep yanımda. Bak bunu da bilmezsin sen muhtemelen. Bunca yıl kimi tanıyıp inandın da tuttun hayatında onu merak ediyorum ben aslında, o yüzden yazıyorum bu mektubu sana. Senin sence hayatına dahil ettiğin beni merak ediyorum. Mektubun sonu “nasıl bilirdiniz” sorusu ile defin yaşatmazsa bize, belki merak eder de sorarsın bana.

Gördüğüm ağaçların adını araştırır mıyım ben sence, yoksa bakıp geçer miyim çiçeğinin rengine? Defne ağacıyla kaç yaşında tanışmışımdır mesela ben? Çok para verip üç beş yılda bir mi ayakkabı alırım ben, yoksa yirmi liraya rengarenk ayakkabılar mı alırım? Alışverişe  çıkarken liste yapar mıyım evde, buzdolabında durur mu eksik listem hep, yoksa evden bihaber mi dolanırım pazar yerinde. Çok konuşurum mesela bunu bilir misin? Biraz sulugöz olduğumu bilirsin ama onu da yanlış bilirsin. Ben daha çok mutluluktan ağalarım, sense hep çaresizlikten ağladığımı gördün benim. Ben senin sevdiğin yemeği yıllar sonra öğrendim. Sen sormadın sen ne seversin diye. Cevap veremedim diye benim de en sevdiğim yemek yoğurtlu makarna oldu, senin olduğu gibi.  Dünyada en çok babama düşkünüm mesela, bunu belki bilirsin ama korkmazsın babasına çok düşkün kadınları üzmekten.

Titiz miyim ben, dağınıklığımı sever miyim? Şarabı mı daha çok severim birayı mı? Kaçıncı bardakta sarhoş olurum ben? Favayı mı severim humusu mu? İnsanlara masa kurmayı sever miyim? Yeni yemekler denemeyi, onları en güzel tabaklarımla sunmayı sever miyim? Herkes gittikten sonra da “oh” der miyim? Yalnız kalabileyim diye Kalabalıklara girer miyim?
Bitki yetiştirebilir miyim sence ben? Renkli çiçekler mi severim, yeşil koca yapraklı bitkiler mi? Sence kaç kere solucan gübresine takıp toprak harmanlamışımdır balkonda. Çileği, karpuzu çekirdekten mi filizlendiririm ben, fidesini mi alırım? Balkoncu muyum bahçeci mi? Çay sever miyim, bunu hatırlaman lazım. Tatlıya ne kadar düşkünüm? Keyfim yerine gelsin diye bana gofret alır mısın? Aklına gelir mi beni mutlu etmek için gofret almak.
Bisiklete binmeyi biliyor muyum ben? Parkları, bahçeleri sever miyim? Peki ya Rilke’yi? Balıkların hangi mevsimde bereketlendiğini bilir miyim? Canım poğaça istediğinde evde mi mayalarım hamuru? Kaç iş değiştirdim ben bugüne kadar? Bu ilk evliliğim mi? çocuk ister miyim sence ben? Sahi, sence ben kızımın adını ne koyarım? Eski bayramları özlemiş miyimdir sence? Büyüdüğümü nasıl anlamışımdır? Öykü mü severim roman mı? sence ben avlulu bir evin üst kattaki penceresinden  dışarıyı izleyen Raziye miyim, Mahremiyet apartmanının arkaya bakan bir odasında hafif esintide küpesini düşürmüş Füsun mu? Hadsizlik mi ettim, böyle hikayelerle bir anılmaya layık mı sence benim adım?

Neşem yerinde midir genelde? Kinci miyim sence? Mutfakta dans eder miyim? Kendi sesimi güzel bulur muyum? Dünyanın tüm danslarını yalnız mı ettim ben bugüne kadar? Yeşillikleri yıkarken başka, ayıklarken başka şarkı söyler miyim sence, ikisini farklı iş diye görür müyüm? Yeşilliği yıkadığım suyu balkona döker miyim? Takar mıyım bu dünya meselelerini kafama?
Kuşları ayırt edebilir miyim? Serçeyi tüm kuşların küçüğü mü bilirim, yoksa büyüyemeyecek olmasına zorla inandırır mıyım kendimi? Kargaların seslerine güler miyim? Tanıdık kargalarım var mıdır sabahları balkonda denk geldiğim? Kaç ev değiştirdim bu güne kadar, kaç kere taşındım, taşıdım onca anıyı sence?

Et yer miyim? Dedikodu sever miyim ben? İyilik ve kötülük üzerine düşünen biri iyim sence? Dünyayı gezmek ister miyim? Nereleri görmek ister, nerelerde bırakırım sence aklımı?  Sence benim şehrim hangisi? Sever miyim ben hayatı, yaşamayı?

23.4.20

Eşarp.


Zamanı geldi artık. Nermin’in yerinde başkası olsa çoktan karar vermişti deli olmaya.  Nermin gibiler deliremez öyle kolay kolay çünkü. Kışlık kavanozlar hazırlamalı, buzluğu biraz yemekle doldurmalıydı. Evdekiler ne yer ne içerdi sonra.  Akıl kendini birden salmıyorsa eline tokmağı alıp zeytin gibi çatlatmak lazım kafayı, bile isteye, acın çıksın diye. Kısaca Nermin “götünü vermiş bayıra, adını salmış deliye” deyimindeki mabadın kafası rahat insan olmak istiyordu.

Evdekileri takip etmekten vazgeçmişti artık. Karakoldan gelen telefonlara da alışmıştı, kaçak göçek akrabaların yersiz ziyaretlerine de. Kim bilir kaç tane sözde yeğeni kız kaçırıp gelmişti Nermin’in evine. Kaçan kızlara kol kanat gerip sabahlara kadar onlara akıl vermeler, yuvalarına ön ayak olmalar derken kendi kızı da kaçtı. Ama neyse ki kocaya kaçtığı falan yoktu kızın. Dünyayı gezecekmiş. Küçücük şu evde ne bunalmış benim kızım demek diye diye hem hak verdi kızına hem de biraz buruldu içi gitmesine. Öyle gezip gelmeyecekti çünkü biliyordu. Kim geri gelirdi ki zaten. Ses de etmedi hiç, aklı başındadır benim kızımın dedi durdu. Kocası da ikinci emekliliğinden sonra iyice süs bitkisine dönüverdi evde. Erken emekli ettiler diye şantiyelerde iş ayarlardı kendine, hem daha rahat çalışırdı hem de kazancı iyiydi.  Yaşlandığını bir günde kabul etti Hüseyin bey. Bir gün eve geldi, bir daha çıkmadı neredeyse. İşi bıraktığını üç gün sonra söylemiş Nermin ablaya. O da öyle laf arasında Nermin abla sormuş yeni şantiyeden aramadılar herhalde seni diye. Emekli oldum ben demiş. Mevzu bitmiş. Önceden olsa Nermin ablanın içine batardı bu, artık Hüseyin beyin bu uzaklığına muhakkak alışmış olmalıydı. O kahvaltıdan sonra Hüseyin beyi hep aynı yerde gördü, geçti Nermin. Yıllar önce camla içeri aldıkları balkonun köşesinde, kollu sandalyesini plastiği orasına burasına batmasın diye en az üç dört minderle bezemiş, yüzünü çiçeklere vermiş oturuyordu hep. Hayattan da emekli olmuş gibiydi.  Büyük oğlan da Almanya’daydı zaten. Bir gün kursa yazıldım ben diye geldi eve. Dil öğrenecek oğlan, heralde bıraktığı üniversiteye devam edecek derken iki ay sonra ben gidiyorum diye geldi. Evlendiler aceleyle, gitti. Eski karısı ve kızı da buradalar, hatta bizim semtte. Oğlan Almanya’ya çok alışmış da gözü dönmüş. Ne ev ne aile bilir olmuş gelinin dediğine göre. Boşanmışlar, o da torunu almış gelmiş. Sadece ben değil Nermin abla da bunları böyle anlatıyor. Onun da haberi yokmuş bu olanlardan. Torunla gelini bir gün kapıda görünce şok olmuş. Gelin de kapı ağzında öylesine anlatmış, torunu bırakmış bi iki saatliğine, çekmiş gitmiş. Evdekiler neye uğradığını şaşırmış. On yaşına gelmiş torunlarını en son gördüklerinde daha yeni adım atan topalak bir bebekmiş. Şimdi koca kız, nenesi dedesi ona yabancı tabi, haklı suratsızlıkta. Bir de en küçükleri var ki onun bi zararı kendine ama ne zarar ziyan. Dine verdi kendini diyor Nermin abla ama, nasıl din o öyle. Bildiğimiz namazlı oruçlu dinlerden değil. Örgütleri var, toplantıları var. Kılık kıyafetleri bile bir örnekmiş zaten. Gencecik rengarenk çocuktu, nasıl yıkadılar beynini kim bilir. Omuzları bile bi düşük yürüyor artık, gözleri kısık. Kimsenin görmediği neleri arıyor şu hayatta da bu yollara sapmış anlamadık doğrusu.

Gelelim Nermin’in büyük kararına. Uzun uzun düşünmedi, bi sabah kalktı ve karar verdi, delirmeye.  Tıpkı Hüseyin beyin emekli olduğu, kızının kaçtığı, oğlunun boşandığı, diğer oğlunun da dindar olduğu gibi. Tek farkla, evi temizledi, yemekler yapıp koydu dolaba, kartların aylık borçlarını ve faturaları yatırdı, aidatı peşin peşin ödedi, balkonda baktığı  biberlerinden tohumluk ayırdı, aile hekimine gidip tansiyon ilaçlarını yazdırdı. Yaklaşık dört gün sürdü hazırlığı, artık delirebilirdi. Önce evdekilerin ve arada gelen gelininin gözüne sokarcasına acayiplikler yaptı. Yani her sabah yaptığı şeyleri yapmadı, kahvaltı hazırlamadı, alışverişe çıkmadı, balkonlara su tutmadı, çamaşırları yıkamadı.  Baktı ki böyle olmuyor attı kendini sokaklara, o park senin bu park benim gezdi durdu. Gittikçe sevdi bu delirme işini. Konu komşu yavaş yavaş seziyordu. Ben anlamıştım ama, o Çarşamba pazara gelmedi benimle, ziline bastım evde yokmuş. Yapacağı şey değil benden önce pazara gitmek zaten şaşırdım. Pazarımı yaparken bizim yeşillikçi sordu, Nermin abla nerde diye. Gelmedi mi o erkenden dedim de, gelmemiş. Poşetleri evin kapısına bıraktığım gibi indim Nermin ablaya. Gelmiş, kapıyı o açtı. Bakışlarından anladım, bi hinlik var gözlerinde. Neredesin sen gibi sorular planlamıştım kafamda sormak için, öyle görünce vazgeçtim. Vardır bi bildiği dedim. Her gün bir acayiplik yapıyordu artık. Bir gün bahçe tarafından geçerken Hüseyin beyi ayakta gördüm, çiçekleri suluyordu. O an anladım Nermin ablanın oyununu. Çok güldüm kendi kendime, oh be iyi yaptın kız abla diye söylenip durdum gün boyu. Bu hali beni güldürüyordu hep artık, korkmuyordum, oyununa ortaktım. Bir gün hep çenesinden bağladığı kahverengi eşarbını bandana gibi bağlamış, koca bir de fiyonk yapmış  kafasının üstüne öyle oturuyordu sitenin kamelyasında. Göz göze geldik, güldüm, güldü. Ortaklığım resmi olarak tanınmıştı. Aklını kaybetmediğini, onu makromeden ördüğü siyah el çantasının içinde satenden yaptığı gizli bölmede iki dal parlement  ile sakladığını bir ben biliyordum.








19.4.20

Radyo.



Öyle romantikliğinden değil mecburiyetten girerdi mutfağa. Onca çocuk ee bir de herif elbet bir şey yemek isteyecekti. Büyük oğluyla en küçük kızı ,Allahları var, taş kaynatsa suyuna ekmek banar yerlerdi. Ama boyu devrilsin adam bi' de diğer üç çocuk yemezlerdi öyle her şeyi. Kendisi de yaparken kokusundan mıdır nedir doyardı zaten. Yemek hazırlamakla da bitmezdi mutfaktaki mesaisi. Sofra kurması bulaşık yıkaması, tenceresi tavası derken mutfakla olan münasebet ilerleyip dururdu. Münasebet dediğim öyle arkadaşlık falan da değil basbaya düşmanlık. Anasıyla bacısı koşarlardı bazen abla yardım et diye. Düğün yemeği bunun mutfakta, cenaze yemeği bunun mutfakta hele bir de aşure ayı tam zamanlı bunun mutfakta yaşanırdı. Nuh peygamber gelse görse mutfağını gemisine kaçırır Ayşe’yi da aşure maşure çıkartmazdı ortaya.
Büyük kızı mutfak masasında söktü okumayı yazmayı. En ufağı neredeyse mutfağın balkonunda büyüdü, gözü dışarıda yani basbaya sokaktaydı. Gerçi az daha büyük olsa o balkon neler neler yapardı da üç beş saksı bir çocukluk bir de fırına sallanan sepetler sığdı küçücük mutfak balkonuna. Neler kırıldı neler taştı kimler geldi oturdu da yasladı başını duvara. Kaç milyon fincan kahve pişti, kaç kilo patlıcan oyuldu o mutfakta. Geleni gideni bol hareketi çoktu. bir tane olmazsa olmazı vardı. Ne patates,soğan ne de salça kavanozuydu. Mutfağı mutfak yapan çeyizinden kalan bir radyoydu.
Ev kadınlığından ev analığına geçişte zihni sigortalarının yaylarını azcık gevşeten Ayşe ve radyosunun otuz yılı deviren dillere destandı birliktelikleri. Kimseyi duymasa onun sesini duyar, kimselere cevap vermese ona cevap verir, hiçbir reklamı boş geçmezdi. Yeni çıkan şarkılar, banka kredi kampanyaları, tatil fırsatları, aşırı cıvık radyocu esprileri ve daha niceleri mutfağı doldururdu Ayşe’le birlikte. Elimde bıçağı sebzesini doğrarken sinirlendiği bir habere o bıçağı doğrultmuşluğu da vardır, sıradaki şarkıyı kendine armağan etmişliği de. Kapısı olmayan mutfağına girer de kapı diye radyonun sesini örterdi. Ayırmak için kendini dışarıdan. Akşamüstü radyo programlarında yapılan bilgi yarışmalarını tam da salatanın limonunu tuzunu ayarlarken cevaplardı da doğru cevabı hep kaçırırdı. Tam masaya oturmalarına denk gelirdi. Evlilerin o hallerini çekirge sürüsüne benzetirdi de sonra hemen utanırdı bunu düşündüğünden. İnsan doğurduğuna hiç çekirge falan der miydi.
Kahvaltı bulaşığı, tencere kurulamaları derken yıllar geçtikçe geçti. İlerlemek, akmak işinde zamandan iyisi yoktu ne de olsa. Zaman, işini ustaca yaparken Ayşeyi de mutfakta radyosuyla baş başa bırakmıştı. Bayramda seyranda bir kısım dolardı mutfak ama nerede o eski hareketlilik. Bayram demişken arada bayramda herifi girerdi mutfağa ‘bayram tatlısını ben yapacam’ diye. Emeklilikten sonra onu da demez oldu. Mutfakta ne varsa tırtıklayan ufaklıklar da koca insan oldular da beğenmediler öğün dışı yemek yemeyi. Durum buyken Ayşe’ye kaldı en sevdiği, taşım taşım ömrünü kaynattığı mutfağı. Ayşe de bir başına radyosuna kaldı tabi. 
Yaşlar, yıllar eklendikçe fıtıklı boynuna bel büküldü de ruhu dirildi sanki Ayşe’nin. Sakinledikçe hayatı kendisini dinledi uzun zaman. Bazen çok sitem etti, kendi elleriyle emanet dolabına verdiği gençliğini bulamayınca çıldırdı. Döndü baktı kimse beklememiş emanetleri. Hayat emanete hıyanet etmiş, arkasında delil bile bırakmamıştı. Sistemdeki teknik hatalara inat müşteri hizmetlerini arayıp bilmem kaç mg Lustral içmeyecekti. Ter atıp kendine gelecekti. Sahil şurdan iki dakikaydı zaten. Ee erken kalktığında kahvaltı hazırlayacağı kimse de yoktu artık. Erken kalktığı bir işe yarasın, zamanı geriye alsındı herkescikler uyurken, parktaki spor aletleriyle.
Sahile yürüyüşe gittiğinin ikinci günüydü. İlk gün fazla yormamıştı kendisini hem de erken dönmek zorundaydı sütçüsü gelcekti. Sütü kaynat yoğurdu mayala derken öğleni geçerdi. Erkenden döndü, yorulmadan. İkinci sabah daha uzaktaki parka yürüyüp oradaki spor aletlerini kullanacaktı. Hedefi büyütmüş, dönüşte de tempolu yürüyecekti. Maalesef bunların bir kısmı olmadı, olamadı. Eve dönüş yolu tempolu değil de ambulans sireniyle tepildi. Kendini bu zamansal işlere baya kaptıran Ayşe aç karnına çıktığı bu yolu, bacaklarını ileri geri ittirdiği bir alette yarıda bıraktı. Neyse ki bacaklarıyla çalıştığı alette partneri emekli bir hemşireydi hemen telaş yapmadan kurtardı Ayşe’yi. Uzandırdılar gölge bir köşeye parkta. Tüm zaman bükücü emekli ekip de başında. Ayşe baygın. Ne telefon ne cüzdan bir şey bulamadılar üzerinde. Kendine gelmesini beklediler suyu sağına soluna serpiştirerek. Biraz kıvranmaya başladı biraz kendine geldi Ayşe. Gözlerini açamıyordu ama bir şeyler mırıldanıyordu. Park sabah sporu ekibinden bir beyefendi eğildi yanına ‘hanımefendi bir telefon numarası verebilir misiniz bir yakınınızı arayalım’. Ayşe yarım yamalak doğruldu, hala anlaşılmıyordu ne dediği. Bir numara fısıldadı. Alan koduyla birlikte söylemesine bir ya da iki kişi dikkat etti. Hemen oracıkta çevirdiler numarayı. Telefonda duyulan ses yagene dost, biricik yoldaştı.’ Alo buyurun Best fm’.

Bakkal.



Mahallenin en cavcavlı evine komşuyduk. Bizim arka balkondan bir de nenemin terzilik odasından görünüyordu o şenlikli bahçe. Bizim evdeki ölüm sessizliği neyse tam tersiydi komşu evin neşesi, ağıdı hep. Gerçi sonradan bizim evdeki sessizliği ölümle yakıştırdığıma çok pişman oldum ama çocuk aklımla en korktuğum ve sevmediğim şeydi ölüm. Uzaktı artık bana uzak olmasına ama annemi en son cenazede görmüştüm ya ondan herhalde. Tüm kötü huylar ağlarken, üzgünken çıkardı açığa. Çok ama çok üzülmüşsen çocuğuna vurabilir, kaçabilir, küfürler edebilirdin babana. Bu yüzden ölüm kötüdür, çok hüzünlüdür ve hüzün insana hiç de hoş olmayan şeyler yaptırır.
Dedem kızamaz yan evin çocuklarına, evlerimizin avlusuna giriş bir gibidir yıkık dökük duvarlar sayesinde. Bu yüzden her sabah taa okul saatinde yan evin veletleri evden çıkarken dedem gelir eve, eve gelir dediysem akşamcı sanmayın. Sabah en en erken kalkıp yürüyüşe gider mahalle fırınından çıkan ilk ekmeklerden alır öyle gelir eve. Bakkal Sebahat abladan bile önce yeriz biz ekmeklerden her sabah. İşte elinde ekmek her sabah görür çocukları dedem. İki küçüğün çantasına bizin fırının mis gibi tek lokmalık çöreklerinden atıverir her Cuma. Büyüğe de nasihat verir, bazen eline bozuklukları sıkıştırır. Çoğu zaman bu alış verişi pencereden izlerim ben de. Dedem eve girer girmez de gelir girerim yatağıma ki, odama girsin yatağıma otursun beni incecik sesi ile uyandırsın diye. Önce pencereye doğru yürür. Perdeyi tutabileceği en üst noktadan tutar ki ben sese uyanmayayım. Baharsa yaz geliyorsa pencereyi de açar. İlk nefesi kendi doya doya çeker. Sanki tüm şehrin en mavi ve taze sabahına kendi tanık olmamış gibi. Sonra usulca döner. Yatağıma oturur. Pikemi yavaşça havalandırır. Bana dokunmadan, güneşle rüzgarla uyandırır beni. Daha önceden uyanık ayıldığımdan ötürü gözümü açar açmaz dede diye atlarım boynuna. Hiç şaşmaz tam da bu anda içeriden ses gelir “ çay demini aldı, kahvaltı hazır”.
Kahvaltıya oturduğumuzda ilk olarak nenemin yakınmalarını dinleriz biraz. Hatırlıyorum da dedem önceden hep baskın gelir bu durumu iyi eder, güldürürdü bizi. Ama artık o da yoruldu herhalde. Nenemi dinliyoruz ikinci çaylara kadar. Ben paşa çayı içiyorum, benimki çabuk bitiyor, canım hemen ikinciyi içmek istiyor demliğe bakıyorum da dedem fark ediyor hemen. Dikiyor kafasına yarım bardak sıcak çayı. Hadi diyor neneme çay bardaklarını göstererek, “ne güzel demlemişsin bugün çay kız”. Nenem gülüyor utanarak, gülünce bitiyor kötü şeylerin bahsi. Dedem kahvaltımızı kurtarıyor. Gerçekten her gün daha da mı güzel demliyor nenem çayı acaba, ben pek anlamıyorum herhalde paşa içiyorum diye.
Akşamüzeri yan evin veletleri gelmeden eve çıkıyorum ben. Beni sevmedikleri falan yok ama çekiniyorum işte. Hem nenem de hadi diye çağırıyor beni eve. Bazen akşam yemek vakti komşu evin beni yaşlardaki çocuğunun elinde bir tabak helva oluyor, bizim kapıyı çalıyor. Biliyorum derya abla özellikle Hasan’ı gönderiyor bize. Belki onu içeri davet eder biraz oynarız diye ama nenem kapıdan gönderiyor hasanı. Hasanın helva getirdiği tabağı lokmayla dolduruyoruz ertesi akşam geri götürmek için ama, ben değil nenem götürüyor tabağı derya ablalara. Derya abla içeri davet ediyor ama girmiyor nenem. Uzaktan derya ablanın babasına da hayırlı akşamlar dileyip gerisin geri geliyor eve.
Dedem haftada iki gün mahallelinin toplaştığı bir derneğe gidiyor. Emekli öğretmen dedem. Herkes hala hocam der, sanırsam dernekte de ders veriyor mahalleliye hala. Oraya ne zaman gitse mutlu dönüyor eve. Saygı görmek sevilmek hoşuna gidiyor dedemin. Bunu çarşambaları kurulan sebze pazarına birlikte gitmemizden anlıyorum. Zorla beni de götürüyor hep. Ben surat yapınca da, “o kadar torbayı ben tek başıma nasıl taşırım, yardım etmen gerek” diyerek ikna ediyor beni. Pazar dönüşü elimdeki torbada birkaç bağ yeşillik oluyor sadece ama aymıyorum ben, bir sonraki hafta yine kahramanmışçasına kol kaslarımı yanıma alıp gidiyorum dedemin yanında pazara. Pazar yerinde herkes neredeyse tanıyor dedemi, yeni tezgahlar varsa eğer hemen yan tezgahtaki abi tarafından takdim ediliyor dedem. “bizim mahallenin en nezih beyefendisidir Bayram bey, emekli öğretmendir kendisi” diye. Bazen beni de gösterirler bu da torunu Nesli, pek akıllıdır diye ekleyerek. O zaman dedem kadar ben de gururla kabarırım. Utangaç halim birden geçer, güvenli bir duruşa evrilir hemen. Sırf bu yüzden de ikna olurum aslında her Çarşamba pazara gitmeye. Tıpkı dedem gibi.
Çarşamba günleri bu vesile ile dolu olduğumdan nenemle elbise provalarına gidemem. Pek sevmem zaten nenemle ev ev gezmeyi, ardında ikramlıkları zorla yiyip nenemin sigara içişini izlemeyi. Evde içmez ama böyle yerlerde hep o kadınlar ikram eder de geri çeviremez nenem. İlk nefesi içine çektiğinde gözlerine bakarım hep. Utanacağını bilirim çünkü. Koca kadın benden utanıyor ya bu gücümü hep kullanırım nenem üzerinde.  Bazen evde benimle ilgilenecek bir varsa gönderir hemen onun yanına “ bak bakalım seda ablan mutfakta ne yapıyor, yardım et ona” diye. Evde kimse yoksa da pencereyi gösterir bana dışarıyı izlemem için.  Son bir aydır keyfim yerinde ama. Sebahat ablanın bakkalının karşısındaki eve gidip duruyoruz gün aşırı. Yaza düğünleri var. Evde bir sürü kadın, hepsine elbise dikiyor nenem. Ben devin bahçesine diye kaçıp kapının önünde oturup bakkalı izliyorum. Sebahat ablanın yeşil beyaz çizgili bir sandalyesi var açılıp kapanıyor. O hep onda oturur kapının sağında. Solunda da cips ve gofret rafı. Çocuklarıyla alışverişe gelen oldu mu hep kapıda Sebahat ablanın gözü, kapının solundaki rafta. Gofretleri kutusuyla en üste koyar hep, topu topu üç çeşit var zaten. Ama cipsler sürüyle. Onları da renklerine göre dizer, arada tozunu alır içeri girip çıkarken renkli tüylü bir şeyle. Tel rafın hemen ardındaki vitrinde hep yerde duran kutu omo detrejanlar, teneke biryağlar, bebek bezleri, yan yatırılmış altını gördüğümüz kaçak çaylar ve sarı kutulu çaykur çaylar ve tek sıra en uzun duran kek unlar. Sanki o camın ardından  yapıştırılmış bir resim bunlar. Hiç değişmez, hiç satılmaz, içerideki naylonlanmış mercimekleri, kese kağıtlarındaki kıtır kıtır şekerleri göstermemek için öylece aralıksız durur vitrinde.
Mahallede bakkala girmesi yasak olamayan tek çocuk olarak böyle ahkam keser dururum hep. Derya ablanın Hasan bile giremezdi bakkala. Bazen Sebahat abla çağırır yanına kucağına alır sohbet ederiz. O zaman kıskanır işte herkes. Çocuklar da değil sadece çocukların anaları da kıskanır beni o zaman. Sadece  o zaman babamın vurulup öldüğünü annemin de delirip gittiğini konuşmaz, benim uslu bir kız oluşumu konuşup çocuklarıyla kıyaslarlar. Sadece o zaman.  Oturduğumuz açılıp kapanan bez sandalyede değil de sol taraftaki vitrinde kekunların, çayların yanında olmak isterim hep. Bakkalın değişmeyen bir parçası olarak.


8.4.20

Yoğuruyoruz!


 Anlatılası çok yaşam taşıyorum cebimde. Lakin kahraman sıfatı durmuyor hiç birinin omuzlarında. Ne çok güçlüler, ne şanslı ne de süper! Süper olsalar nasıl dokunabilirlerdi bana.
Nasıl anlayabilirdim yaptıklarını, nasıl tahmin ederdim yapacaklarını.
 Hayal kurarak yaşayıp güvenerek nefes almakken anayasası yaşamımın ne mükemmeliyet anlardı ruhum ne de alkışları kaldırabilirdi. Noksan olanla bulurken kendimi kaybı da bu  inançlarla yaşadım.
Kadınları kadınlarla yoğurun.
 Hayatımdaki herkesten bir parçayım sanki. Herkese bir töz parçası bırakmışım, onları toplamak için gelmişim tekrardan. Bundandır belki tesadüflere inancım. Cebinde renkli kalemler unutmak bir çantanın, denk gelmesi aylar sonra. Bu işte bulmak. Kendinden bir şeyleri başka bir kadında bulmak. Küçüğü büyüğü fark etmiyor, karşılaşmalar hele ki eşleşmeler mutlu ediyor beni. Hayal kurmanın ciddi bir iş olduğunu bilmediğim yıllarda karşıma çıkan kadındır ki kocaman çekip çevirmiştir hayatımı. Ben nasıl inanmayayım sana Nazlı Eray. Aklımın filtrelerini çekinmeden kaldırdığım anlarıma şahit olan annem,deli yanını çok daha sevdiğim kadındır mesela. Anne sıfatı kutsal ama başka bir kadın yetiştirmek ve ona bu kadar güzel dokunabilmek yıllar boyu, bu mucizevi bir şey. Nasıl inanmayayım ben bu kadına. Annane dostu yıllar öncesinden arabesk bir sesi bu kadar anlamaya çalışmam , kendini kendime zaman zaman dert etmem mesela; çaresizliği yeni ögreniyor olmam değil midir? Hatta ve hatta yıllar sonra onun yakarışını mis caz sesli Ceylandan duymam değil midir hayatımın minik cilveli heyecanı.
Yollarla karşılaştığım yıllarda gelmedi mi elime Tezer’in satırları. 'Olabileceğim yer kaldı mı?' dediğinde fark ettim üzerinde durduğum rayların hayatıma henüz girdiğini ve hissettim hep olmalarını istediğimi. Güneşten, yıldızdan anneler yazdım kendime. İkisini de edindim hayatıma. Durmaksızın yazan Yıldız annem kontrolün ne de zararlı olduğunu gösterirken Güneş  annem boynumdan ayrılmadı yıllarca. Kurabiyelerden terapiler yazarken kendime kulağımda Yıldız'ın sesi oldu ve terapi tamamlandı çoğu zaman. Yıllar sonra kurabiyelerimin kokusunda Sylvia'yı tanıdım. Fırın başında kurabiye beklemelerim anlam kazandı. Romantikliğimden uzaklaşmamı düşünmedim değil zaman zaman, ülkeye bakmam yetti bu vakitlerde. Kadın olmanın farkını o zamanlarda yaşadım zira benim dünyamda cinsiyetin adı geçmiyordu. Aklımın almadığı sistemlere yorarken kendimi kadını gizlediklerini, parmaklıkları ve bastırılmaya denk geldim. Sevgi Soysal bağırıyordu. Hayalime yakışan karakterdi. Gerçeği çözmeye çalıştığımda ona kaçabileceğimi biliyorum ve Elasını yürüterek önümde büyüyorsun diye de uyardı beni tam da büyüdüm ben  dediğim gün takvimimde. Büyümeyle karşılaşmam kapsül şeklinde olsa da tabi ki de acısını zamana yaydım. Dediği gibi Sevgi Soysalın gelmesi çok olağan olan vapurlardan değişik bir şey bekledim. İnen yolcular için o kadar da önemli değildim. Yürüyordum, büyüyerek. Mevsim dışı sayfiye yeri sokaklarında başlayan 'yürümek' sürecim o yollarda başka satırlarla çığlık bulmuş kuşlarla karşılaşarak devam etti. Kuşların konduğu çiçeklerden ruh istedim renkleri döndürseydi başımı başka bir şey değil. Mezarını aradığım Didem'in toprağında bile ruh bulabileceğime inanmışken nasıl inanmayayım ben bu kadına. Çiçek aşısı isterken hayallerim Didemden, ağzında çiçek yetiştiren meczup bir kadın girdi ki hayatıma en güzel tesadüfleriyle Kadıköy’ün ruhuma battığı bir günde. Kadıköy Sinemliydi artık(Sal).Satırları, balkondan atlayan çiçeği, dilindeki küfürü başımın tacı. Takvimin o büyüme gününe en güzel çicek konduran ise Eylül. Tesadüflerin heyecanıyla da bir güzel bezedim ki bu karşılaşmayı. Eylül ayının son gecesine dönerken gün, tam da aklımdayken diğer kadınların nasıl büyüyüp nasıl atlattıkları  Irmak Zilelinin dile getirdiği Eylül çıktı karşıma. 'Eşik' dedi Irmak, bu bir eşik ve o eşiği aştıktan sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını öğrendim. Eylül'ün dediği gibi Stalin bir çikolata markası değildi veya sevmek işi karşılıklı olmayabilirdi artık.
        Böyle dizerken hayatı uzak olsam tanımasam, varlıklarını bile hayal edemesem dediğim kadınlar da oldu. 'Koca' diye sevdasını adlandıran çakma cadıları, imza ve bir takım somut çöplüklere değer katan kadınları da anlamadım hiç, sevmedim çünkü sevemediklerini düşündüm. Büyümemişler miydi acaba dedim. İnandıkları izledikleri hayatlar olmadı mı diye düşündüm.
Sanırsam bunun cevabını da diğer bir büyüme gününde takvimimin cevaplayacağım.







Aysel.


Mahallenin en yokuşlu sokağındaydı evim. Bir de tam tepede. Aslından benim evden öte bir iki kulübe vardı da yıktılar oraları. Araziler ortakmış, istimlak etmişler. Otobüs durağı mı ne koyacaklarmış. İlk duyduğumda artık gelen giden otobüsleri, inenleri binenleri sayarım diye sevinmiştim. Gel gör ki yıkıldıktan sonra bi yalnız kaldı benim ev tepede. Hanım annem öldüğünden beri beni mahalleli insanların beni dışarı ittikleri yetmezmiş gibi şimdi de mahalleli evler benim yaşlı, yıkık dökük evimi, ittiler mahallenin en dışına. Keşke dedikleri gibi cadı olsam, büyücü olsaydım da yıkıverseydim şu mahalleyi başlarına. 
Küçükkenden hatırımda kalan mahalle yer yer eğlenceli aslında. Babamın altı ayda bir mahalleye gelişleri mesela nasıl da şenlikli olurdu. Bayırın en sonundaki evde oturan dul metresine uğradığı an biterdi şenlik gerçi bizde ama olsun. Değişik kokular, parlak saç tokaları getirirdi bana. Bir kere sadece anneme deri bir çizme almıştı. Yıllar sonra bir gün rüyamda gördüm annemin o hediyeyi alırken babama ettiği küfürleri. Yorgun geldiği için ilk başlarda fazla ilişmez de hediyeleri beklerdik ilk. Bir keresinde hediyelerimizi de vermedi de çantasını karıştırdım babam terasta annemin yeni diktiği çiçekli divan yastıklarında kestirirken. Yaldızlı kese kağıdı buldum çantanın en dibinde. O an bi sevindim ki anlatamam. Geçen yıla göre büyümüştüm ya kesin banaydı bu hediye. Öyle tokalar oyuncaklar değil genç kız hediyeleri almıştı bu sefer babam bana. Hem adet de görmeye başlamıştım. Basbaya ne de güzel genç kız olmuştum. Paketi babamın bana vermesini istiyordum. O da mutlu olsun istiyordum hediyeyi verirken ama dayanamadım. Ucundan dikkatlice açtım paketi. Hem daha yeni aynı banttan almıştık annemle kırtasiyeden, el işi ödevim için. Yırtılır ederse çaktırmadan eski haline getirirdim. Yırtmadan açtım paketi, açtım ama içinde ne acayip şeyler vardı öyle. Dantelli demirli tüylü değişik şeyler. Aklım almadan ellerim atıverdi zaten. Tövbe tövbe bunlar ne böyle kötü kadın kıyafetleri gibi. Sinemalarda vardı bunları giyen kadınlardan ama babam gemide sinemacı mı olmuştu ki. Hediyenin bana olmadığına mı üzüldüm o an, babamın sinemacı olup öyle kadınlarla çalıştığına mı hatırlamıyorum. Yine yıllar sonra bir gün rüyama girdi bu olay, annemden daha çok hissetmişim meğerse ben o an aldatıldığımı. Bu rüya zihnime gireli zaten mahallenin neşesi, babamın gelişinin şenliği kalmamıştı.
Yaz günleri annemin beni bakkala göndermeyişinden anladım ben büyüdüğümü. Bakkal yokuşun en aşağısında, o kadının evinin altındaydı. Zaten her şey onun eve yakındı. Dünyamızı bi anda çekmişti yokuşun en dibine. Neyse… Yaz günü annem beni tiril tiril giydirirdi çiçekli, pötikareli şile bezinden elbiselerle. Bayır aşağı da bu elbiselerle hoplaya zıplaya indiğimden küçücük memelerim çok acırdı. Tutardım onları da kızardı annem “öyle yolda memelerini tutarak yürünür mü kızım, ne kıymetli memeleri varmış derle insana” derdi. Bir gün sokakta oynayan çocuklardan birine seslendi annem ekmek alıversin bize diye. “Senin de çocuğun var abla ya bize ne söylüyorsun, söylesene Aysel’e” diye bağırınca kara Ertuğrul annem de verdi ağzının payını. “Aysel büyüdü artık, başka işleri var onun gidemez bakkala” deyince öfleye püfleye annemin mandala tutturduğu parayı havada tutmaya çalıştı. Ertuğrul bakkala doğru giderken annem yine bağırdı arkasından. Bu sefer daha naif ve ince bir sesle “iki tane ekmek al oğlum, mandalı da geri getir ekmekle birlikte”
Terasta yaptığımız son kahvaltılardan biriydi, sonbahar kışa yaklaşmış da terasta durmaya patik gerekiyordu naylon terliklerin içine. Birden kamyonların sesi insanların bağrışlarına karıştı. Annemle neredeyse aynı anda terasın duvarına yanaştık, sesler bayırın sonundan geliyordu. Ben belime kadar sarktım göreyim diye. O kadın taşınıyordu. Yatağı merdivenlere sığmamış heralde balkondan atmışlar ondan bağırışıyordu insanlar. İki kişilikti yatağı gördüm. Babamın da yatağı olduğunu hatırladım birden. Karyolası da pek yeni duruyordu kamyonetin ardında. Belki de onu da babam almıştı. Yine rüyamda gördüm yıllar sonra annem o kamyonun ardından ne laflar etmişti, el kol sallaya sallaya sinirinden pancara dönmüştü. Benim de elimdeki bir iki lokmalık ekmek aşağı düşmüştü de kedinin biri hemen gelmişti başına. Neyin ne olduğunu anlar anlamaz sofraya döndü annem. Sadece kahvaltıda şekerli içtiği çaya şekerli diye sinirlendi, içeri geçti çayını tazelemeye. Ben de elimdeki iki lokmalık ekmeği ne reçele ne salçaya banmadan kuru kuru yedim annem gelene kadar. Annem masaya geldiğinde zeytinleri önüne aldı da bir iştahla yiyip dizli çekirdeklerini sofra bezinin desenleri üzerine. Çayını karıştırırken de çay kaşığının sesi iki çarpmadan sonra rahatsız etti heralde, tam erimeden içmeye başladı çayını.

Sonra büyüdüm. Yıllar sonra değil o an o gün büyüdüm. Kamyon mahalleden çıktı ve hayatım değişti. Annemi, daha doğrusu annemin özene bezene bana bakmak için koruduğu aklını kaybettim. Her öğün çayı beş şekerli içmesiyle, sabahtan yatsıya kadar aynı iki parça kıyafeti katlayıp katlayıp yerleştirmesini delil saya saya izledim annemin gidişini. İntihar edecek kadar kendi içini kurcalayan bir kadın değildi, ondandır ki son zamanlarda iyice bağlandığı Allah’ının kararını bekledi yıllarca. Yoksa ne intiharlar çıkardı içinden, göremedi. Kendi ilkokuluma temizlikçi olarak eğitim hayatıma devam ettim. Hayat okulu derlerdi ben küçükken yaşlılar arabesk bir bakış, nefes dolu bir sesle. Heh işte ben de baktım bi kerede aynada kendime o bakışların aynısıyla. “Hayat okulu bee” dedim. Sifon sesiyle bölünse de o bakış bir daha eksik olmadı yüzümden. Evde annemi yıkarken en çok görürdüm yüzümü banyodaki buğulu aynada. Gerisi de aynalardan kaçmak oldu hep bana. Belki de bu yüzden yıllar sonra çocuk suratımın üzerine gelip oturan maske çok yabancı bana. Kimdir o kadın bilmem şu gün olmuş. On iki yaşta kalmalıymış hayat ne diye annemle gitmedim bilmem. Tek sitemim de budur zaten.
**
Çocukluğumu bırakamadığımdan sebep olacak ki hiç bir çocuğum olsun, anne olayım diye düşünmedim. Benim bildiğim anneleri babalar delirtir, kız çocuklarını da babaları aldatırdı. Yıllar sonra yalnız kalıp susmayı bir güzel huy edindiği hayatımda bunlara hiç yer yoktu. Kimse bunu bilmediğinden de adım çıktı mahallede işte. O yokuş başındaki evimize de deli evi diye de isim takmışlar sonradan öğrendim ben. Desinler. Babama akıllı adam dediklerini bilirim, bilirim ya işte o yüzden bana, evime deli desinler.
Dedemden kalan emekli maaşı bir de şu oturduğum evi. Bana faydası dokunan tek erkek de odur zaten. Hiç görmedim hiç bilmedi beni. Bilse bugünleri kesin o da pılısını pırtısını toplayıp çekip giderdi. Yar etmezdi şu dört duvarı bana. Buna sinirlenip dururum arada ölmüş adamın arkasından, bazı bazı da hiç dokunmam ondan gelecek üç aylığa bile. Hele baharmış yazmış hiç minnet etmem. çiçek ler çıkar mis gibi olur o vakitler. Sahil şurdan kaç adım sanki, bizim eve sırtını ver bir Sezen şarkısına başla, bitmeden sahildesin. Heh işte sahilde renk renk çiçek satarım insanlara. Hele bir de denk gelir dinlediler mi beni her çiçeğe uzun uzun hikayeler anlatırım. Yok peygamberimiz buna rengini kendi kanından vermiş yok bunun kokusu bulaşan kadının gönlü tertemiz bakmış erkeğine… ooo neler neler işte.
 Bu hayata doğmuş olmayı haketmeyişimin yaklaşık elli dördüncü yılında bir karar verdim. Aile olmaya niyeti olmayan iki insan tarafından şuursuzca dünyaya gelmiş de annemin vicdanı sayesinde azıcık güzel çocukluk anısı atmıştım kenara köşeye. Bu anıları kaybettiğim günü hatırlarım, on altıncı yaş günüme iki hafta vardı tam. Tam da bugün elli dördüme iki hafta var. Çocukluktan kalma gün sayarım doğum günüme onun alışkanlığımdır bu. Tıpkı o aynada kendimi gördüğümde keder içinden çıkmama sebep olduğu gibi. Işte bugün de yine beni bir yerlerden aldı bu çocukluk heyecanım. Annemin konuşmadığı, göremediği kadar kendimle konuştum iki hafta boyunca. Arabesk metinler düzüp kafamda yılların hesabını iki bardaktan, babamın hıncını da bakır çaydanlıktan çıkardım. Bi de güzel kaldırıp attım sonra. Içimde varmış meğerse atıp da kurtuldum. İçimde kalan bir şey daha vardı. Onca yılı, onca yalanı, yalnızlığı yaşamaya gelmiş konmuşken şu dünyaya ve bu kendini bilmez iki kişinin yüzünden olduysa, bir yerde benim de söz hakkım olması lazımdı. Aklım ermedi de gençken yırtamadım kabuğumu, saklayamadım aklımı, yaratamadım yepyeni hayatlar kendime. Onu yapamadım ama son noktayı bile isteye kendim koyacaktım. Asmayın suratınızı ya da kızmayın bana çok tatlı oldu gidişim. İlk defa kendi hayatım için karar verdim ve onu bitirdim. Arkamda kimse yoktu, bu yüzden vicdanım rahat başım dik gittim. Kendim gittim. Tek başıma. Ardımda başka hiçbir hayatı sürüklemeden.
Ben Aysel, hayatım yarım kalmış çocukluğumdan ibaret olduğu için aranızda yaşamayı beceremedim. En son karar verdiğimde sokakta saklambaç oynuyorduk. Herkes sokağın sonuna doğru koşarken, ben sahile doğru koşup heykelin sırtına saklanmıştım. Bulamamışlardı beni. Bu sefer de saklandığım yerde güvendeydim. Neyse ki hep saklanma işini iyi bildim.

Aysel...




His.



Sesini hatırlıyorum,  o sevdiğin ama dalga geçerek tek tek sözlerini bana söylediğin şarkıdaki gibi; sazlıklardan geliyordu sanki. Duyduğum değil hissettiğimdi bu elbet. Ben bir kayıktaymışım, acemice güç bela çekiyormuşum kürekleri. Benim hayalim olduğu için suları berrak olarak tanımlayamam elbet ama olsun su üzerinde suyumuz bulanık ama sessizliğimiz berrak gidiyormuşum. Sazlıklara yanaşmışım. Beklediğimden korkunçmuş içlerine dalma fikri. Kayığım çok küçük olduğu için yüzüme gözüme dokunan tüylü yeşil yapraklar, ileriyi görememek. Rahatsızlığım, güvensizliğim ama aldığım yersiz haz.  Sesini duymayalı uzun zaman oldu ama işe tam olarak bu senin sesin. “içindeymişim, yeşilmişim…”


Kokunu hatırlıyorum, ılgı diye bir ağaç görmüştük o gün. Dibinden kumlar avuçlamıştın bana ağaçtan bahsederken. Sonra kumsalda iyice götümüze yer edip güneşi batırmıştık karşıdaki adayı izlerken.  Mesafenin uzaklığı yakınlığı senin kafanı karıştırmışken bi hırs doğrulmuştun, ellerini kuma bastırarak. Kafanı kaldırdın göz göze geldik. “olsun şimdi buradayız ve sana bakıyorum” der gibi baktın. Elini yüzüme yaklaştırdın. Burnumun önünden kum taneleri düştü. Gıdıkladı düşerken yarattığı yok rüzgarları burnumu, işte bu tam olarak senin kokun.


Parmak uçlarının dokunuşunu hatırlıyorum, kayalıkların üzerinde otururken çıkardığım çoraplarımı küçük çakılların altına sabitleyip, yanındaki çakılları şekillerine göre seçip almıştım kucağıma. Suya taş atmayı sevdiğin için sana oyuncak buluyordum yani. Her birini yassılar, biçimsizler, çok küçükler diye ayırmıştım. Ama sen çok büyüklerden başlayıp tertemiz suya bir taş atmıştın. Yakınımıza düşmüştü. Çok büyüklerden bir taş suya girerken bir hayli su sıçratır biliyorsun. İşte biri ayak bileğime sıçramıştı. Sonbaharın ender güneşinde ısınmış tenime henüz cemrenin uğramadığı bir su damlası, işte butam olarak senin dokunuşun.


Bana bakışını hatırlıyorum, seni hep sahillerde bekledim. Deniz kenarlarında, sayfiyelerde, sonbaharda kapalı olan plajlarda.  Heyecandan hep kafamı birden kaldırıp derin nefes alırdım, gözlerim kapalı. Sonra birden gözlerimi karşıma diktiğimde, belki gelmişsindir diye sabırsızca gözlerimi açtığımda kum güneşten de parlak olurdu. Her rengi sokardı gözlerime, gözlerim en kısık halindeyken bile. Kafamı çevirmez sadece gözlerimi kısardım ben de zaten, tastamam rahatsız değildim elbette. İşte bu yersiz haz gibiydi bana bakışın.


2.4.20

Kız çocuğu.


Kızım evden gideli iki yıl olmuştu. İki kere sesini duydum, hiç unutmam. Telefonun çalışından bile anlamıştım ikisinde de onun aradığını. Yüzünü dersen hiç görmedim. Ama üç günlükken çekilmiş bir fotoğrafı var, ondan başlayarak yeniden büyütürmüş gibi ezberledim fotoğraflarını. Her fotoğraftaki bakışının nereye düştüğünü, öncesinde ne dediği, hemen sonra nereye yöneldiği, bunları hep yeni baştan yaşadım, üstüne de ezberledim. Başlarda ben inanmadım her anne gibi, dünyanın tüm kız evlatları ihanet etse benim kızım bana yapmaz dedim. Gözümün içine bakardı ben üzülmeyeyim diye, kafa tutardı babasına, babası evde yokken gelen zorba akrabalara, hep benim için. Akıllıydı da, görmüş, bilmiş olması lazım o gidince bana neler olacak,  ne hallere düşeceğim diye. Bir beni de değil elime bakan erkek kardeşini de mi çıkarmıştı gözden anlamadım ki. İlk çocuk olmak, küçücük cahil bir annenin minik bebeği olmak, birlikte büyümek bu kadar mı zor gelmişti ona. Ama öyle iyi gelmişti ki benim hayatıma… Kızım gittikten sonra ben 16 yaşıma döndüm yine. O cahillik, o suskunluk aynı küçük Meryem oldum yine. Ağzı olan konuştu gidişiyle ilgili, herkesin diyecek lafı vardı ama kimse de susup gözüme bakmadı, şimdi ne edecek bu kadın demedi. Kimse görmedi tek kaldığımı, anca evi doldurup boşalttılar, gevezelik edip durdular. Erkek kardeşi de bir şekilde bir şekilde doyurdu karnını, gerisini gözüm görmedi bile. Evlat ayırma değil ama benim kızımla birlikte hayatım da gitti benden. Diyorum ya ben o karanlık suskun yıllara geri döndüm, üstelik bu sefer yorgun ve umutsuzdum da.
İlk zamanlar adam pek ilişmedi bana, o da bi suskun durgundu. İçerledi tabi, kendine nasıl kızgın oh olsun diye düşünürken meğerse adamın hiçbir şey umurunda değilmiş. Kızı mı gitmiş, neden gitmiş, evi mi yıkılmış, karısı mı sıyırmış, millet mi konuşuyor… hep pısırıktı zaten ama insan baba olmuşsa mevzu evlatları olduğunda da mı böyle olur. Yuh be adam sana.  Eve gelir gelmesine de ne sesini duyarım ne yüzünü görürüm. Ben ne yaparım evde saatler dolusu çuval çuval günlerde hiç bilmem. Öyle dururum herhalde.
Aylar sonra bir sabah zıpladım yataktan. Sanki kalk anne azıcık konuşalım diye geldi oturdu yatağın ayak ucuna. Sabahlığı giydim mutfağa geçtim.  Kendimle konuşmak için elimi yüzümü toparladım. Mutfak duvarları fayanstan bizim, uçuk bir yeşilden. Tam ortada da bir kuş var açmış tüylerini yukarı bakıyor. Yıllardır bıkmadan her sabah izlerim bu kuşu. Bugün de izledim kafamı yasladım tüyünün denk geldiği bi fayansa. Kapattım gözlerimi. Kızımın gidişindeki bana kestiği cezanın sebebini anladım. Açamadım gözlerimi. Kıstıkça kıstım. Gözyaşıma akmak için yer bile kalmadı nerdeyse. Yuttum, gözyaşımı da yuttum utancımdan. Çocuklarıma, kendime her şeye rağmen kurduğum hayatta diretemedim, gücümü bilemedim. Katlandım bu adama bu hayata. Evlatlarımı hor görmesine, yokluğuna katlandım.
Hayal kurmayı bana Öykü öğretmişti, birlikte kurduğumuz hayalleri ilk ben terk ettim. Sanki ona güzel bir hayatı uzaktan parmağımın ucuyla göstermiş sonradan da öyle bir hayata inancım yokmuş gibi davranmıştım.
Cezam içime işledi, suçumu tüm beyaz saç tellerimde sızım sızım yaşattım. Benim yüzümden dedim ama göğsüme de vurmadım  yumruğumu, belki de iyi oldu Meryem dedim. Yavaş yavaş da bildim artık koca günler boyu neler yapıyorum diye. Benim oğlan adımı delirdiye çıkarmış, ama ümidi de pek kesmemiş belli. Hoşuma da gitmedi değil açıkçası. Ne gelen var eve ne giden, akrabalar yok, çok konuşan yok, hizmet bekleyen yok. Bi bizim oğlanın bir iki arkadaşı var o kadar.
Geçen hafta, nisanın ortası. Öykü’nün doğum günüydü. Odasına girdim. Havalandırdım yine. Balkonu açar açmaz mis gibi portakal çiçeği kokusu doldu içeri. Bu kokuya bayılırdı, heves eder toplardı dökülenleri, saklardı. Bahçeden çıktığında bir avuç içi çiçeklerle dolu diğer elinin parmaklarını koklatırdı bana kapıda. Tozlu diye iterdim git yıka ellerini derdim ama kokusu gelirdi yine de. Ben de zor tutardım kendimi mis gibi çiçekleri yüzüme gözüme sürmemek için. Döndüm kapıya baktım, kapı kapalı. En son ne zaman o kapıyı açtım da birini bekledim hatırlamıyorum. Ama koku aynı koku. Pencereyi odanın kapısını açık bıraktım geçtim mutfağa. Bol portakallı bir kek çırptım. İki mum diktim üstüne. Biri Öykü’ye biri onunla yeniden doğan annesine, bana.
                                                                                                                                            


31.3.20

Büyük Bir Özür.

İlkokul öğretmeni de hastalanıp eve gidecek zamanı bulmuştu. Hayatında ilk defa ‘boş dersi’ olacaktı ama hiç de keyfi yoktu. Herhalde hastaydı ama daha dün karnım ağrıyor yalanını söylemişti, bugün babası bile ilk seferde inanmazdı, hele o müdür yardımcısı ağlasa bile inanmazdı. Sınıf arkadaşları Akdeniiiiz Karadeniiiiz öğretmenimizi isteriiiz diye bağırmaya başlayınca sınıfa öğretmenler doluşmuş ve bütün öğrencileri okul numaralarının son rakamına göre üçerli beşerli uydurup başka sınıflara göndermişlerdi. Barış hiç gitmek istememişti ama öyle bir karmaşa vardı ki sınıfta kiminle nereye gideceğine bile tam bakamadı. Tenefüsün ardından kendini 5/A sınıfında buldu. Abiler ablalar koşa koşa sınıfa giriyor, Sıla   ve Barışı görünce şaşırıyorlardı. Kimi yanına çağırıp ayy ne tatlısın sen dedi, kimisi Barış’ın ağrıyan karnından dolayı ekşimiş suratına bakıp güldü, bazıları ise hiç oralı bile olmadı, gerçek abi ve abla gibi davrandılar yani.
Şans ya işte derse giren öğretmen de şu geçenlerde bahçede nöbetçiyken Barış’ın kulağını çeken bıyıklı öğretmendi. Karın ağrısı gitgide artıyordu Barış’ın. Sıla çoktan şirinlikler yaparak iki tane abla bulmuş, oturmuştu bile aralarına. Barış ise dönüp yüzüne bile bakmadığı bir abinin yanında oturuyordu, öğretmen masasının hemen önünde. Bu 40 dakika hiç geçmeyecek gibiydi. Tenefüste kendini tuvalete kitler son zil çalana kadar çıkmaz olur biterdi.
Biraz katı, baya suratsız bu öğretmen Barış’a ve Sıla’ya hiç misafirperverlik göstermemiş, onlarla konuşmamıştı. İyice kendini yabancı hissetti Barış. Dersi merak etmemek ve dinlememekle cezalandırdı öğretmeni. Hem zaten abi, abla dersiydi ne Sıla ne de Barış anlayamazdı. Öylesine gelmişlerdi yani, ne var babası gelip alsaydı….
Dersin ortalarına doğru bıyıklı ve biraz katı öğretmenin sesindeki çaresizlik dolu isyanla irkildi Barış. Bu sert bakışlı bıyıklı adam nasıl olur da böyle çaresiz ve acınacak bir ses tonuyla konuşurdu. Öğretmeni bu hale getiren şey neydi merak etti ve dinlemeye başladı. Isınma, dünya, ozon, atmosfer, küresel, evren…  duyduğu ama anlamını öğrenmek için büyümeyi beklediği  kelimelerdi bunlar. Demek ki beşinci sınıflar bunları biliyordu. Dinlemeye devam etti çünkü bıyıklı öğretmenin ses tonu hiç değişmiyor aksine titreyip iyice hassaslaşıyordu. Duysanız yardım etmek istersiniz, öyle bir ses.
Dinledikçe taşlar yerine oturdu ve bu bıyıklı öğretmen küresel ısınma diye bir şeyden bahsettiğini anladı. Ayrıca bu resmen  ananesinin anlattığı kıyametti. Demek büyük büyük okumuş insanlar da süslü laflarla kıyameti anlatıyordu. Ananesiyle gurur duydu. 
“Dünya çok yorulmuş meğerse, güneş artık öylesine, iş olsun diye güzelleştiriyormuş dünyayı, kendiliğinden yani, çok sevdiğinden değil. Dünyayı koruyan ozon tabakası öyle incelmiş ki resmen çorabının altı gibi aşınıp aşınıp delinmiş. O delikten de ne zararlı şeyler geçermiş de bize gelirmiş. Derimiz hasta olurmuş. Geçen yaz  iki gün yatmıştım, kafam ağrımıştı ne kadar çok, burnum da çok kanamıştı, pis de kokuyordu kanım zaten, meğer güneştenmiş. Güneş sinirlendi diyeymiş. Ananem yine doğru bilmiş bak, Güneş geçmiş beynine demişti. Hem de kızgın güneş geçmiş beynime. Hepsinin sebebi varmış meğerse, toprak canlıymış da biz plastik poşet atınca boğulmuş havasızlıktan. Ne yapsın o da çirkin havuç vermiş bize acı acı. Hem dedem de toparakla sarılıp uyuyordu ne zamandır, belki dedemi  de üzmüştür. Ama dedem çok güzel insandı toprak ne kadar sinirli olursa olsun üzmez dedemi, ama belli mi olur baksana bıyıklı öğretmenin dediklerine neler yapmışız biz toprağa. Aman aman dedeme karışmasın da. Denizler büyürmüş, ama kötü büyürmüş. Kum falan olmaz her yer sel olurmuş. Bizim okul bile eskiden denizmiş, deniz sinirlenirse ya geri almak isterse bizden kendi yerini, naparız o zaman. Mevsimler değişir yaz yazlık yapmaz kış kışlık yapmazmış böyle giderse. O çook sıcaklarda okula gelmek zorunda kalırsak ya da kışın donarsak naparız. ”
Soğuk soğuk terlemeye başlamıştı Barış. Rengi de atmış olacak ki bıyıklı öğretmen Barış’a yönelip iyi olup olmadığını sordu ama Barış cevap bile veremedi. Terliyor ve hızlıca nefes alıp veriyordu. Yanında oturan abiyle tuvalete gitmesine izin verdi bıyıklı öğretmen. Elini yüzünü yıka, kendine gelsin dedi abiye, gönderdi sınıftan ikisini. Barış musluğu bile açamadı. Tuvaletin arkasındaki bahçe duvarına yaslandı yere oturdu. Avucunda toprak vardı. 
Servisten inerken babasını gördü, elinde birkaç manav torbası. İçinde ne olduğuna baktı uzaktan, babasına doğru koşarken. Yine şu toprak mevsuzu geldi aklına, ardından su, güneş. Yine birden sıcak bastı Barış’ı. Poşetteki incire sevinemeden apartmana girdiler. Annesi ona bitki kaynatmış ağrısı azıcık geçmişti ama Güneş’in asık suratı gözünün önünden gitmiyordu bir türlü. Akşam yemekten sonra babasıyla balkonda oturup, ödevleri geçiştirmeye çalışırken yaptıkları şeyi yine yaptılar. Ay dedeye şarkı söylediler. ‘Ay dede ay dedee bize gelsene, babamla oturup soda içseneee’. 
Bu şarkıyı babasının kucağında aya bakarak söylerken içindeki o küçük ama müthiş gücün farkına vardı Barış.  Güneşle, ay dedeyle, hatta ozon tabakasıyla konuşup bu küresel ısınma işini halledebilirdi. Kesinlikle yapabilirdi. Kocaman güzellikte Güneş tabi ki de anlayışlı olacak Barış’ın ricası karşılığında sakinleşecekti. Eee, uzun zamandır da her gece ay dedeye şarkı söyleyip onu evine davet ediyordu. Ay dede de anlayış gösterir atmosfere çeki düzen verebilirdi. Bir tek ozon tabakasını hiç tanımıyordu ama olsun, anlaşırdı onunla da, adı çocuk gibiydi zaten.
Plan yaptı, gece herkes uyuduğunda balkona çıkacak, ay dedeyle baş başa konuşacaktı. Sabaha karşı tekrar kalkıp Güneş ile konuşacaktı. Tabi gün içinde de ısrarları sürecekti Güneş’e. Her teneffüste azıcık konuşur ikna ederdi. 
Hem sıcaktan hem de heyecandan uyuyamıyordu. Ay dedeye ve güneşe ne diyeceği geçiyordu hep aklından. Işıkların tek tek kapanma sesi ve banyonun kapısının kapanma sesini duyduğuna göre herkes uyumaya gitmişti. Birazcık bekleyip balkona çıkabilirdi. Yatakta doğrulup bir kez prova yaptı ve çıktı balkona. Beklediğinden uzun sürdü muhabbetleri. Sanki ay dede ona ‘hadi yat artık geç oldu’ demiş gibi, yarı buruk ama çokça sevinçli girdi yatağına. Güneşi doğarken göremedi ama, öyle çok umutluydu ki Güneşle olan konuşmasından. Ertesi gün eve geldiğinde batarken yakaladı Güneşi. Yine balkonda, demirlere tutunarak uzun uzun özür diledi Güneşten. İçi rahat, başı dik içeri girdi. İki gündür üzerinde olan korkuyu atmış, aksine güçlenmiş bir hali vardı. Büyük hem de çok büyük bir sorunu konuşarak halletmişti. Artık havuçlar daha lezzetli olabilir, yazın sokakta oynamak burun kanamasız olabilirdi. Hatta buzlu denizler erimeyebilir, rengarenk çiçekler, komik komik hayvanlar kendi evlerinde rahatça yaşayabilirlerdi. Dünyayı kurtarmıştı Barış. 
Bir özürle neler başarmış, kimlerle tanışmıştı. Dünya denen şeyin kendisinin olmadığını hatta daha çok o sokaktaki kedinin olduğunu, evi yok olan balığın olduğunu fark etmişti. Ama bunu yapan, bunlara izin veren o değildi ki. Geç fark etmişti. Özür diledi. Güneş öyle güzeldi ki huysuzluk yapamazdı. Herkesi de ikna ederdi zaten. Güzel güzel yaşarlardı. Hem Barış da dayısını ikna edecekti yere izmarit atmasın diye. Her şey düzelecekti, dünya kendi halinde mis gibi yaşarken biz insanları da çok güzel ağırlayacaktı.

28.3.20

Kurabiye.


Gitmeye niyetli insan bi’ mektup yazar, bi’ mesaj verirmiş, onu durdurabilecek tek kişiye. Mektubun ulaşmasını beklemek mi daha zordur anlaşılmasını beklemek mi?

Tereyağı kokuyor yine mis gibi. Çikolata da bitter galiba. Bu aralar apartmanda iyiden iyiye arttı bu güzel kokular. Pek çok misafiri gidip geliyor herhalde bizim  alt komşunun bu aralar. Kokular ondan geliyor biliyoruz. Kimseye pek karışmayan, sesini arada evden attığı kahkahası ile bildiğimiz bir kadın. Eve gelip giden bir bey onun dışında yalnız. Orta yaşlı bu beyi de pek gözüm tutmadı ama bize ne canım. Apartmanımız birz daha gözünüzde canlansın hazır ikinci kattan konuşuyorken ben. Üst katımızda birileri var elbet var ama hiç görmedim inanır mısınız? Seslerini de tam olarak duydum sayılmaz aslında. Yani kendi seslerini pek duymadım. Çok güzel ud çalıyor evden birisi ya da evdeki tek birisi. Oradan biliyorum varlıklarını. Varlığına tanık olmaktan en memnun olduğum komşum aslında. Ne naif tanıştık bir bilseniz. Bir gün ben tüm odaları elimde çamaşır sepeti ile gezip kirlileri toplamışım, banyo savaş alanı gibi. Yeni de yumuşatıcı almıştım onu deneyeceğim biraz heyecanlıyım anlayacağınız, neyse. Tam kuruldum makinenin başına pamuklu yünlü beyaz renkli ayırıyorum. Öyle güzel bir ses duydum ki. Gözlerim direkt banyonun avuç kadar penceresine gitti, apartman boşluğundan geliyordu yumuşacık ud sesi. Dizimin üstünde elimde kirli çamaşırlar belki dakikalarca kalakaldım öyle sesin tutsağı gibi. Çalıştırmadım makineyi. Sesi kontrol ede ede kalktım ayağa, umarım odamdan da duyuluyordur diye minik adımlarla odama doğru yürüdüm. Kulağım boşluğa doğru dikkat kesilmiş bir şekilde. Tam yatağımın ucundayım, nefesimi yavaşlatırsam duyuyorum ud sesini. Uzandım usulca yatağa, ud dinliyorum. Aklımda ilk ud dinleyişim, günün ağarması, aksak lisan…
Oldukça romantik bu komşuluk tanışmasına inat en üst kattakilerle tanışmamız tam bir faciaydı. Apartman boşluğunda yankılanan sesler bu sefer pek memnun etmedi aksine çok çaresiz hissettirdi. Çığlık kıyamet bir kadın sesi, erkek bağırtısı, kapı baca çarpması derken. Anlayacağınız bir aile daha kendi cehennemini kendi çığlıkları ile yaşıyordu. Zaten ne apartmanda denk gelirdik ne de seslerini duyduğumda sessiz kalırdım ben. Açardım bi müzik ya da durmaz çalıştırırdım bu sefer çamaşır makinesini. Yani yüzümüzü hiç bilmez ama mutfakta pişenlerden tanırdık biz birbirimizi, sesimizden, çığlığımızdan bilirdik evimizde olan biteni.
Şimdi geri gelelim mis gibi kurabiye kokularına. Kokuları duymaya alışığız uzun zamandır ama geçen gün çamaşır asarken gördüğüm şeyden bahsedeyim de size bu kokuları neden abarttığımı bilin. Beyazlar çıkmıştı makineden daha yeni, ılık ılıkken asarım ben beyazları. Hem güneş daha tazeyken lekeleri de alır gider diye sabah erkenden asarım. Ben beyazları tek tek çırpıp çekiştirirken tam yine burnuma geldi mis gibi koku. Şöyle eğildim balkondan aşağı kata doğru, görürsem bir selam verip “ellerinize sağlık, kokuttunuz mis gibi yine tüm mahalleyi” diyeyim diye. Kafamı azıcık sarkıttım da gördüğüm şey ne öyle. En az sekiz dokuz çeşit kurabiye balkonda. Pastahanede göremezsiniz böylesini.  Bazıları tepside, bazılarını da tele almış soğutuyor belli. Meğer bizim alt balkon benim diyen pastahane vitrinlerine taş çıkartırmış. İlk gördüğümde kokunun da etkisiyle hoşnut oldum tabi. Maşallah elinden geliyor yapsın tabi dedim. Ama içeri girince yavaş yavaş içime kurtçuklar düşmeye de başlamadı değil. Yapıp satıyordur belki sana ne Ayten diyip sakinleştirdim kendimi de hiç de evden paketlerle kutularla çıktığını da görmedim ki ben bu kadının.  Tam bunları düşünürken yine duydum o sesi. Ud çalıyor benim üstteki. Bu gün biraz ağır ağır çalıyor ya da bana öyle geldi.  Aman Ayten dedim kendi kendime koca evin içinde gündüz yalnızlığına dahil ettin koca apartmanı, sana ne alt komşun şeker bağımlısı bir obez olmuş, üst komşun içli içli ud çalıyor, sana ne.
Genç kızlığımdan beri ilk defa yastıkta bu saatleri gördü kafam. O ne uykuya dalmak öyle. Kapının can hıraş yumruklanmasıyla nasıl sıçradım yataktan belli değil. Saat kaç, evdekiler nerede, kapıda kim var diye sormaktan anca doğruldum yataktan. Deprem mi oluyor diye kafamı kaldırıp avizeye baktım ama yok her yer sakin benim kapı dışında. Terliğimin tekine sinirlenip diğerini de fırlatıp koştum kapıya. Polis.
Alt komşumu en son ne zaman görmüşüm, bana gelip gider miymiş, gelenini gidenini bilir miymişim?
Sesler kulağımda uğuldamaya başladı işin rengini çözmeye başladığımda. Apartmanda tereyağı kokusu, üst katlardan ses yok.
Ah naif kardeşim, insan böylesi mis kokularla veda eder mi hiç, böyle gidilir mi!