31.3.20

Büyük Bir Özür.

İlkokul öğretmeni de hastalanıp eve gidecek zamanı bulmuştu. Hayatında ilk defa ‘boş dersi’ olacaktı ama hiç de keyfi yoktu. Herhalde hastaydı ama daha dün karnım ağrıyor yalanını söylemişti, bugün babası bile ilk seferde inanmazdı, hele o müdür yardımcısı ağlasa bile inanmazdı. Sınıf arkadaşları Akdeniiiiz Karadeniiiiz öğretmenimizi isteriiiz diye bağırmaya başlayınca sınıfa öğretmenler doluşmuş ve bütün öğrencileri okul numaralarının son rakamına göre üçerli beşerli uydurup başka sınıflara göndermişlerdi. Barış hiç gitmek istememişti ama öyle bir karmaşa vardı ki sınıfta kiminle nereye gideceğine bile tam bakamadı. Tenefüsün ardından kendini 5/A sınıfında buldu. Abiler ablalar koşa koşa sınıfa giriyor, Sıla   ve Barışı görünce şaşırıyorlardı. Kimi yanına çağırıp ayy ne tatlısın sen dedi, kimisi Barış’ın ağrıyan karnından dolayı ekşimiş suratına bakıp güldü, bazıları ise hiç oralı bile olmadı, gerçek abi ve abla gibi davrandılar yani.
Şans ya işte derse giren öğretmen de şu geçenlerde bahçede nöbetçiyken Barış’ın kulağını çeken bıyıklı öğretmendi. Karın ağrısı gitgide artıyordu Barış’ın. Sıla çoktan şirinlikler yaparak iki tane abla bulmuş, oturmuştu bile aralarına. Barış ise dönüp yüzüne bile bakmadığı bir abinin yanında oturuyordu, öğretmen masasının hemen önünde. Bu 40 dakika hiç geçmeyecek gibiydi. Tenefüste kendini tuvalete kitler son zil çalana kadar çıkmaz olur biterdi.
Biraz katı, baya suratsız bu öğretmen Barış’a ve Sıla’ya hiç misafirperverlik göstermemiş, onlarla konuşmamıştı. İyice kendini yabancı hissetti Barış. Dersi merak etmemek ve dinlememekle cezalandırdı öğretmeni. Hem zaten abi, abla dersiydi ne Sıla ne de Barış anlayamazdı. Öylesine gelmişlerdi yani, ne var babası gelip alsaydı….
Dersin ortalarına doğru bıyıklı ve biraz katı öğretmenin sesindeki çaresizlik dolu isyanla irkildi Barış. Bu sert bakışlı bıyıklı adam nasıl olur da böyle çaresiz ve acınacak bir ses tonuyla konuşurdu. Öğretmeni bu hale getiren şey neydi merak etti ve dinlemeye başladı. Isınma, dünya, ozon, atmosfer, küresel, evren…  duyduğu ama anlamını öğrenmek için büyümeyi beklediği  kelimelerdi bunlar. Demek ki beşinci sınıflar bunları biliyordu. Dinlemeye devam etti çünkü bıyıklı öğretmenin ses tonu hiç değişmiyor aksine titreyip iyice hassaslaşıyordu. Duysanız yardım etmek istersiniz, öyle bir ses.
Dinledikçe taşlar yerine oturdu ve bu bıyıklı öğretmen küresel ısınma diye bir şeyden bahsettiğini anladı. Ayrıca bu resmen  ananesinin anlattığı kıyametti. Demek büyük büyük okumuş insanlar da süslü laflarla kıyameti anlatıyordu. Ananesiyle gurur duydu. 
“Dünya çok yorulmuş meğerse, güneş artık öylesine, iş olsun diye güzelleştiriyormuş dünyayı, kendiliğinden yani, çok sevdiğinden değil. Dünyayı koruyan ozon tabakası öyle incelmiş ki resmen çorabının altı gibi aşınıp aşınıp delinmiş. O delikten de ne zararlı şeyler geçermiş de bize gelirmiş. Derimiz hasta olurmuş. Geçen yaz  iki gün yatmıştım, kafam ağrımıştı ne kadar çok, burnum da çok kanamıştı, pis de kokuyordu kanım zaten, meğer güneştenmiş. Güneş sinirlendi diyeymiş. Ananem yine doğru bilmiş bak, Güneş geçmiş beynine demişti. Hem de kızgın güneş geçmiş beynime. Hepsinin sebebi varmış meğerse, toprak canlıymış da biz plastik poşet atınca boğulmuş havasızlıktan. Ne yapsın o da çirkin havuç vermiş bize acı acı. Hem dedem de toparakla sarılıp uyuyordu ne zamandır, belki dedemi  de üzmüştür. Ama dedem çok güzel insandı toprak ne kadar sinirli olursa olsun üzmez dedemi, ama belli mi olur baksana bıyıklı öğretmenin dediklerine neler yapmışız biz toprağa. Aman aman dedeme karışmasın da. Denizler büyürmüş, ama kötü büyürmüş. Kum falan olmaz her yer sel olurmuş. Bizim okul bile eskiden denizmiş, deniz sinirlenirse ya geri almak isterse bizden kendi yerini, naparız o zaman. Mevsimler değişir yaz yazlık yapmaz kış kışlık yapmazmış böyle giderse. O çook sıcaklarda okula gelmek zorunda kalırsak ya da kışın donarsak naparız. ”
Soğuk soğuk terlemeye başlamıştı Barış. Rengi de atmış olacak ki bıyıklı öğretmen Barış’a yönelip iyi olup olmadığını sordu ama Barış cevap bile veremedi. Terliyor ve hızlıca nefes alıp veriyordu. Yanında oturan abiyle tuvalete gitmesine izin verdi bıyıklı öğretmen. Elini yüzünü yıka, kendine gelsin dedi abiye, gönderdi sınıftan ikisini. Barış musluğu bile açamadı. Tuvaletin arkasındaki bahçe duvarına yaslandı yere oturdu. Avucunda toprak vardı. 
Servisten inerken babasını gördü, elinde birkaç manav torbası. İçinde ne olduğuna baktı uzaktan, babasına doğru koşarken. Yine şu toprak mevsuzu geldi aklına, ardından su, güneş. Yine birden sıcak bastı Barış’ı. Poşetteki incire sevinemeden apartmana girdiler. Annesi ona bitki kaynatmış ağrısı azıcık geçmişti ama Güneş’in asık suratı gözünün önünden gitmiyordu bir türlü. Akşam yemekten sonra babasıyla balkonda oturup, ödevleri geçiştirmeye çalışırken yaptıkları şeyi yine yaptılar. Ay dedeye şarkı söylediler. ‘Ay dede ay dedee bize gelsene, babamla oturup soda içseneee’. 
Bu şarkıyı babasının kucağında aya bakarak söylerken içindeki o küçük ama müthiş gücün farkına vardı Barış.  Güneşle, ay dedeyle, hatta ozon tabakasıyla konuşup bu küresel ısınma işini halledebilirdi. Kesinlikle yapabilirdi. Kocaman güzellikte Güneş tabi ki de anlayışlı olacak Barış’ın ricası karşılığında sakinleşecekti. Eee, uzun zamandır da her gece ay dedeye şarkı söyleyip onu evine davet ediyordu. Ay dede de anlayış gösterir atmosfere çeki düzen verebilirdi. Bir tek ozon tabakasını hiç tanımıyordu ama olsun, anlaşırdı onunla da, adı çocuk gibiydi zaten.
Plan yaptı, gece herkes uyuduğunda balkona çıkacak, ay dedeyle baş başa konuşacaktı. Sabaha karşı tekrar kalkıp Güneş ile konuşacaktı. Tabi gün içinde de ısrarları sürecekti Güneş’e. Her teneffüste azıcık konuşur ikna ederdi. 
Hem sıcaktan hem de heyecandan uyuyamıyordu. Ay dedeye ve güneşe ne diyeceği geçiyordu hep aklından. Işıkların tek tek kapanma sesi ve banyonun kapısının kapanma sesini duyduğuna göre herkes uyumaya gitmişti. Birazcık bekleyip balkona çıkabilirdi. Yatakta doğrulup bir kez prova yaptı ve çıktı balkona. Beklediğinden uzun sürdü muhabbetleri. Sanki ay dede ona ‘hadi yat artık geç oldu’ demiş gibi, yarı buruk ama çokça sevinçli girdi yatağına. Güneşi doğarken göremedi ama, öyle çok umutluydu ki Güneşle olan konuşmasından. Ertesi gün eve geldiğinde batarken yakaladı Güneşi. Yine balkonda, demirlere tutunarak uzun uzun özür diledi Güneşten. İçi rahat, başı dik içeri girdi. İki gündür üzerinde olan korkuyu atmış, aksine güçlenmiş bir hali vardı. Büyük hem de çok büyük bir sorunu konuşarak halletmişti. Artık havuçlar daha lezzetli olabilir, yazın sokakta oynamak burun kanamasız olabilirdi. Hatta buzlu denizler erimeyebilir, rengarenk çiçekler, komik komik hayvanlar kendi evlerinde rahatça yaşayabilirlerdi. Dünyayı kurtarmıştı Barış. 
Bir özürle neler başarmış, kimlerle tanışmıştı. Dünya denen şeyin kendisinin olmadığını hatta daha çok o sokaktaki kedinin olduğunu, evi yok olan balığın olduğunu fark etmişti. Ama bunu yapan, bunlara izin veren o değildi ki. Geç fark etmişti. Özür diledi. Güneş öyle güzeldi ki huysuzluk yapamazdı. Herkesi de ikna ederdi zaten. Güzel güzel yaşarlardı. Hem Barış da dayısını ikna edecekti yere izmarit atmasın diye. Her şey düzelecekti, dünya kendi halinde mis gibi yaşarken biz insanları da çok güzel ağırlayacaktı.

28.3.20

Kurabiye.


Gitmeye niyetli insan bi’ mektup yazar, bi’ mesaj verirmiş, onu durdurabilecek tek kişiye. Mektubun ulaşmasını beklemek mi daha zordur anlaşılmasını beklemek mi?

Tereyağı kokuyor yine mis gibi. Çikolata da bitter galiba. Bu aralar apartmanda iyiden iyiye arttı bu güzel kokular. Pek çok misafiri gidip geliyor herhalde bizim  alt komşunun bu aralar. Kokular ondan geliyor biliyoruz. Kimseye pek karışmayan, sesini arada evden attığı kahkahası ile bildiğimiz bir kadın. Eve gelip giden bir bey onun dışında yalnız. Orta yaşlı bu beyi de pek gözüm tutmadı ama bize ne canım. Apartmanımız birz daha gözünüzde canlansın hazır ikinci kattan konuşuyorken ben. Üst katımızda birileri var elbet var ama hiç görmedim inanır mısınız? Seslerini de tam olarak duydum sayılmaz aslında. Yani kendi seslerini pek duymadım. Çok güzel ud çalıyor evden birisi ya da evdeki tek birisi. Oradan biliyorum varlıklarını. Varlığına tanık olmaktan en memnun olduğum komşum aslında. Ne naif tanıştık bir bilseniz. Bir gün ben tüm odaları elimde çamaşır sepeti ile gezip kirlileri toplamışım, banyo savaş alanı gibi. Yeni de yumuşatıcı almıştım onu deneyeceğim biraz heyecanlıyım anlayacağınız, neyse. Tam kuruldum makinenin başına pamuklu yünlü beyaz renkli ayırıyorum. Öyle güzel bir ses duydum ki. Gözlerim direkt banyonun avuç kadar penceresine gitti, apartman boşluğundan geliyordu yumuşacık ud sesi. Dizimin üstünde elimde kirli çamaşırlar belki dakikalarca kalakaldım öyle sesin tutsağı gibi. Çalıştırmadım makineyi. Sesi kontrol ede ede kalktım ayağa, umarım odamdan da duyuluyordur diye minik adımlarla odama doğru yürüdüm. Kulağım boşluğa doğru dikkat kesilmiş bir şekilde. Tam yatağımın ucundayım, nefesimi yavaşlatırsam duyuyorum ud sesini. Uzandım usulca yatağa, ud dinliyorum. Aklımda ilk ud dinleyişim, günün ağarması, aksak lisan…
Oldukça romantik bu komşuluk tanışmasına inat en üst kattakilerle tanışmamız tam bir faciaydı. Apartman boşluğunda yankılanan sesler bu sefer pek memnun etmedi aksine çok çaresiz hissettirdi. Çığlık kıyamet bir kadın sesi, erkek bağırtısı, kapı baca çarpması derken. Anlayacağınız bir aile daha kendi cehennemini kendi çığlıkları ile yaşıyordu. Zaten ne apartmanda denk gelirdik ne de seslerini duyduğumda sessiz kalırdım ben. Açardım bi müzik ya da durmaz çalıştırırdım bu sefer çamaşır makinesini. Yani yüzümüzü hiç bilmez ama mutfakta pişenlerden tanırdık biz birbirimizi, sesimizden, çığlığımızdan bilirdik evimizde olan biteni.
Şimdi geri gelelim mis gibi kurabiye kokularına. Kokuları duymaya alışığız uzun zamandır ama geçen gün çamaşır asarken gördüğüm şeyden bahsedeyim de size bu kokuları neden abarttığımı bilin. Beyazlar çıkmıştı makineden daha yeni, ılık ılıkken asarım ben beyazları. Hem güneş daha tazeyken lekeleri de alır gider diye sabah erkenden asarım. Ben beyazları tek tek çırpıp çekiştirirken tam yine burnuma geldi mis gibi koku. Şöyle eğildim balkondan aşağı kata doğru, görürsem bir selam verip “ellerinize sağlık, kokuttunuz mis gibi yine tüm mahalleyi” diyeyim diye. Kafamı azıcık sarkıttım da gördüğüm şey ne öyle. En az sekiz dokuz çeşit kurabiye balkonda. Pastahanede göremezsiniz böylesini.  Bazıları tepside, bazılarını da tele almış soğutuyor belli. Meğer bizim alt balkon benim diyen pastahane vitrinlerine taş çıkartırmış. İlk gördüğümde kokunun da etkisiyle hoşnut oldum tabi. Maşallah elinden geliyor yapsın tabi dedim. Ama içeri girince yavaş yavaş içime kurtçuklar düşmeye de başlamadı değil. Yapıp satıyordur belki sana ne Ayten diyip sakinleştirdim kendimi de hiç de evden paketlerle kutularla çıktığını da görmedim ki ben bu kadının.  Tam bunları düşünürken yine duydum o sesi. Ud çalıyor benim üstteki. Bu gün biraz ağır ağır çalıyor ya da bana öyle geldi.  Aman Ayten dedim kendi kendime koca evin içinde gündüz yalnızlığına dahil ettin koca apartmanı, sana ne alt komşun şeker bağımlısı bir obez olmuş, üst komşun içli içli ud çalıyor, sana ne.
Genç kızlığımdan beri ilk defa yastıkta bu saatleri gördü kafam. O ne uykuya dalmak öyle. Kapının can hıraş yumruklanmasıyla nasıl sıçradım yataktan belli değil. Saat kaç, evdekiler nerede, kapıda kim var diye sormaktan anca doğruldum yataktan. Deprem mi oluyor diye kafamı kaldırıp avizeye baktım ama yok her yer sakin benim kapı dışında. Terliğimin tekine sinirlenip diğerini de fırlatıp koştum kapıya. Polis.
Alt komşumu en son ne zaman görmüşüm, bana gelip gider miymiş, gelenini gidenini bilir miymişim?
Sesler kulağımda uğuldamaya başladı işin rengini çözmeye başladığımda. Apartmanda tereyağı kokusu, üst katlardan ses yok.
Ah naif kardeşim, insan böylesi mis kokularla veda eder mi hiç, böyle gidilir mi!
                                                                                                                                     

23.3.20

Nasıl Amelie olamadım?!



Yalnız kalmayı dileyip ona arabesk anlamlar yüklemeye bayılırım. Bu konuda biraz yeteneğimi geliştirdim denebilir. Tam da bu yetime dayanarak köşeme çekilip, ‘öff herkes çok kötü, bıktım bu dedikodulardan, yalnız hissediyorum anlamıyor musunuz???’ gibi gibi kişisel hesaplaşmaların ardından sakin olmaya karar verdim. Sakinlik dediysem öyle okul tuvaletinde ağlayan arkadaşa yüksek dozda verilen ikaz olan ‘sakin ol, tamam boşver artık’ gibi laflardan değil.  Baya düz, sade, basit, duru, berrak, kısık sesli, pürüzsüz, bebek cildi gibi bir hayat. Böyle bir hayat istediğime karar verdim. Entrikalar yok, bakışmalar, gizli iş çevirmeler, ev terk etmeler, çok içmeler, biraz daha fazla içmeler yok. Hatta çok çok abartarak kahkaha atmak, çok ağlamak, çok konuşmak, çok susmak, çok sevmek, nefret etmek bunların hiç biri yok. Öyle hoşuma gitmişti ki böyle bir hayatın hayali. Sanki hayatımı bu düzene sokarsam yüzümdeki hoş ama fazla anlam içermeyen gülümseme hiç ama hiç geçmezmiş gibi geldi. Gece uyurken deli deli çarşafa bile dolanmam, koltuk altıma kadar çektiğim yavruağzı pikemle sabaha kadar kıpırdamadan uyurmuşum gibi. Yürüye yürüye işe giderken tuttuğum ritim dükkanın kapısından içeri girene kadara hiç bozulmayacakmış gibi. Bu fikirler dönüp dolaşırken gözümde Amelie, tabi kulağımda Yann Tiersen vardı. Bahsettiğim ikna sürecinde bu sefer bana yardımcı olacak olan Yann ve birkaç albümüydü. Pek de tanışık olmadığımızdan öylesine bir albümünü açtım hemen. Sabahtan akşama sadece Yann Tiersen dinleyip, suratımdaki gülümsemeyi sabit ve sakin tutmaya çalıştım. Bi ara o durgunluk ve taşkın olmama hali öyle cezp etti ki beni, ne mani yüzünden utançlarım kalır böyle giderse ne de gereksiz nefretlerim ve sinirlenmelerim kalır diye düşünerek çok doğru yolda olduğuma inanıyordum. İki gün boyunca sabahtan akşama kadar Yann dinleyip, sakinliği  ve huzuru arayan arabesk ruhum azıcık daralmış olacak ki işten eve gelirken tutturduğu bu Fransız ritmini bir çorbacıda bozdu. Şarabı beyaz aldı, yanına da leblebi. Alırken de söz verdi kendine bunların yanında Gülden Karaböcek falan dinlemek yoktu, Yann dinlemeye devam.
Saatler sonra evin içindeki hal ise tam olarak şöyle; kişisel ve kimine göre sorun bile olmayan bu kara yazıya bir de mahpus, memleket, arka mahle, Suphi gibi kelimeler eklenmişti. Bırak yorganı koltuk altına çekip kıpırdamadan sakince uyumayı, sümüklerini kollarına silen bir çekyat yaratığı olmuştum. Acaba Audrey Tautou ile birlikte Ahmet Kaya dinlesek o da benim gibi bu hallere düşer miydi diye düşünürken sızmışım. Sabaha karşı uyandığımda Ahmet Kaya kadınları eflatun dağlara çağırıyordu. Boynum tutulmuştu, yatağıma geçtim ben de.


17.3.20

Başlıyoruz!



 Ev karantinasının belirsiz ve sahte dinginliğini yerli yersiz umut ile sarıp sarmalamaya çalışıyorum. Üç yıldır ilk defa yarın işim olmayacak. Mayalanması gereken ekmekler, elenmesi gereken unlar, yetişilmesi gereken üçüncü ve dördüncü işler, teslim edilmesi gereken paketler, yetişmesi gereken yazılar… hiç biri olmayacak. Sırf bu sebepten yarın nasıl uyanacağımı çok merak ediyorum. Sabah saat dokuzda yatakta olmak, kalkmak zorunda olmamak nasıl bir histi acaba.
Öncelikle olumlama yeteneğimi kaybettiğimi hatta dibini kazıdığımı belirtmek isterim. Bu durumu olumlamıyorum. “Her şey benim başıma geliyor yau” bencilliğinde de değilim. Yani anlayacağınız sorumlu da bulamadım bu durumlara. Kimseye laf söyleyemiyorum. Burnumda çikolata lekesi börek sardıktan sonra yoga yapmayı planlarken ben çok savrulluyorum. Yine ben bir takım insanlara sinirlendim tabi, bu kaosu boş geçemezdim. Yok efendim neymiş hobi bahçesi yapalımmış kendimize, bitirilmesi gereken dizileri izleyelim, yeni müzikler dinleyelimmiş. Tamam yapalım bu konuda sıkıntı yok. Kaygı çukurunda kulaç kulaç keşif yapan biri olarak ilk faturaları kontrol edenler, biz ne yapalım. Yeni hobi edinmeyi işim için yeni denemeleri bile bin kere düşünerek yaptım ben yıllarca. Çünkü “atalık tohum, sağlıklı buğday” bulmak zordu ve pahalıydı. Sinemaya gitmeyeli de baya oldu çünkü o sıralada kuryelik yapıyor ekmek dağıtıyordum. Ayrıca şehrimdeki tek bağımsız sinema bilet fiyatlarınnı uçurdukça uçurmuştu. Şimdi zamanım var şimdi izleyeyim değil mi? Yok o öyle olmuyor. Çünkü kaygı benim. Faturalara az kaldı, eve kapandım, ekmek yapamıyorum. On yıllık bir bilgisayarım var ve yazı işlerini de halledemiyor, online çalışamıyorum. 
Bahsettiğim şey evde duvarlara bakıp depresyona girmek değil ama, gereksiz olumlamalarınız canımı çok sıkıyor. 

Yıllarca tek bir devlet canımı sıkıyor diğerlerine gıyaben gıcığım sanardım. Borris yerin dibine girsin kafan diye küfürler savururken buldum bu sabah kendimi. Uzun zaman sonra hareket etmeye karar verip yine bir siyasi ismin yoluma taş koyduğunu görmek çok canımı sıkıyor. Vize başvuru sürecim ertelendi, hayalini kurduğum hayat henüz göremediğim ülkesinden kuş olup uzaklaştı.

Doğal bir yeteneğimi de keşfettim bu süreçte, krizi daha büyük bir krize çevirebiliyorum. 

Merhaba ben yaşama kaygısı.