22.2.24

Kuru Dolma

 


Sesin ağlamaklıydı. Ağladığına inanmamak için türlü türlü, çaresi kantaron yağı ya da adaçayı yakmak olan hastalıklar sıraladım sana telefonda. Birini seç de inanayım sesinin bu haline diye. Sinüslerinden boğazına kadar her yerinin üstünden milim milim geçtim. Yastıktan kafan da düşmemiş, boynun da çok rahat dönüyordu sağa sola cık demenden anladım telefonda. Ne boğazın ne başın ağrıyordu. Sırtında herhangi bir sızlama da yok. Basit bir hastalık uyduramadım sana. Sen de ne hastalıklara yakın ya da uzak yorum yaptın ne de derdini anlattın zaten. Havaların sıcak olması, hayatın monoton olmasından bahsedip kapattın telefonu. Diyemedim sana, kırk yıldır bugün mü isyan ettin bu monotonluğa diye. Binlerce birbirinin aynısı gün çuvala mı girmişti onca yıl. Ya da menopozlu ilk yazın mı sanki neden böyle eriyip aktığın. Diyemedim bunların hiç birini. Panik olduğumu anlama diye kapattım telefonu. Aklımda bir bahane bulup seni tekrardan aramak vardı. Biliyorum çünkü arka arkaya öylesine ararsam anlarsın bir şeyin peşinde olduğumu iyice kapatır o “her şey yolunda” tavrını takınır ağzını değiştirerek şakalar yaparsın bana. Çok güzel iyi olursun çünkü sen, şakacıktan iyi, kötü değilmiş gibi iyi. Birden, tek bir şive taklidiyle, tek bir argo kelimeyle, tek bir “hıh” çekerek. Hem isyan edip hem ayaklanma çıkartmamak senin olayın mesela. Eyvallah demeyen ama ey allah diyerek iç çekmek senin duruşun. Tüm bu takındığın tavırlardan bugün mü yoruldun anne? Dün sabah da kahvaltıdan sonra balkonları yıkayıp çiçekleri suladın, bulaşık makinesini yerleştirdin, evi silip süpürdün, akşam ne yemek yapsam diye düşündün. Bugün mü fazla geldi bunlar, kırk yıl sonra. Bu sabah ne oldu anne. “Kader diyemezsin sen kendin ettin” suçlamasıyla gelmiyorum bu sefer söz. Terapide kazandığım az çok yetenekleri senin üzerinde kullanmayacağım söz. Bu sefer tüm yaşadığım günleri bir yana bırakıp sadece senin günlerinin üzerinden geçiyormuş gibi yapacağım söz veriyorum. “Bu kötü günlere sen sebep oldun” saçmalığından çok uzakta, olmuşları eleştirmeden oluşlarının hikayesini izlerim hem de tam olarak senin sesinden. Bu sabah ne oldu anne? Mutfaktaki radyo bozulduğunda, manav batıp dükkanı kapattığında, ben evden ayrıldığımda, annanem sınırları biraz zorladığında, içtiğin sigaraya zam geldiğinde, kuruttuğun domatesler küflendiğinde sen hazırlanmadın mı zor günlere, ne seni hazırlıksız yakaladı böyle? 

Çok soru sordum, çok cevapsız kaldım ve zihnim daha karanlık yerlere doğru gidiyor. En iyisi bir bahane bulup seni aramak ve lafı bi şekilde bu cevaplara getirmek. Kaç defa elim telefona gitti, ben küçükken en sevdiğimiz, bizim şarkımız dediğim şarkıyı dinletmeyi düşündüm ama daha dün dört yaşımda fanatik gibi dinlediğim bir grubun şarkısını yine zorla sana dinletip konuşturmuştum seni ve benim pek anlamadığım  bir kaç derin anıya ittim seni istemeden. Bir de böyle duyguları tetikleyen şeyler riskliydi, kırk beş saniyelik bir telefon görüşmesinin belirsizliği bu riski katlamıştı, hemen uzaklaştım bu fikirden. Daha sakin ve net bilgileri verebileceğin bir soru aramaya başladım. O sırada akşam yemeği ve haftalık rutinimi gerçekleştirmek için pazara uğramıştım, biliyorsun benim en akıcı düşündüğüm yerler, karar vermek için sebze pazarı günlerini beklerim. Kesin burada bir fikir gelir aklıma diye düşündüm. Senin kadar hiç bir zaman düşünmedim ben akşam ne yemek yapacağımı, senin ne büyük sorunun ne bitmez derdindi bu. Ben sadece düşünmek için sebze pazarı geziyorum, ben kimseyi doyurmakla, keyifle yedirmekle yükümlü değilim. Ama bugün bir cevaba kendimi doyurmakla yükümlüyüm, sebze pazarı gezimizin teması bugün bu. 

Reçellik meyveler geçen yılın mevzusu, eşek turpunun görüntüsünü sorsam konu çok dağılır, şu ızgarası güzel olan mantar hangisiydi diye sorsam ızgaran mı var dersin o da olmaz. Tam pazarın çıkışında, sebze kasasının üzerine kurulmuş gençten bir adam kendi boyunda dalın birini sürüklemiş gelmiş, kıyafet askılarına da kurutmalık patlıcanı biberi asmış sergiliyor. Gördüğüm anda damağımda nar ekşisi gıdıklaması hissettim. Hayli oldu yemeyeli aldım azar azar. Yemeğin heyecanıyla eve dönmüşüm geçerli bahaneyi bulamadan. Her sebzenin en küçüğünden alıp yerleştirdiğim sebzeliğimden tek tek çıkardım dolmalık malzemelerimi. Yanlış anlama ama senin derdin çözümünün önüne geçti kurutmalıklar. Cilveli cilveli dolduruyorum yumuşattığım patlıcanları. Tencere tam doldu, patlıcanlar biberler bitti, yine iç arttı. Yine o ayarı tutturamadım ben. Elim telefona gitti, sen telefonu açar açmaz daha sesini bile duymadan; artan harçtan, niye bunu hiç yapamadığımdan, çiğden tadına bakıp çok güzel olduğundan bahsettim. Ilk soluklandığımda ağlayan sesini duydum; buzlukta hazır kuru patlıcan var.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder