22.2.24

Kuru Dolma

 


Sesin ağlamaklıydı. Ağladığına inanmamak için türlü türlü, çaresi kantaron yağı ya da adaçayı yakmak olan hastalıklar sıraladım sana telefonda. Birini seç de inanayım sesinin bu haline diye. Sinüslerinden boğazına kadar her yerinin üstünden milim milim geçtim. Yastıktan kafan da düşmemiş, boynun da çok rahat dönüyordu sağa sola cık demenden anladım telefonda. Ne boğazın ne başın ağrıyordu. Sırtında herhangi bir sızlama da yok. Basit bir hastalık uyduramadım sana. Sen de ne hastalıklara yakın ya da uzak yorum yaptın ne de derdini anlattın zaten. Havaların sıcak olması, hayatın monoton olmasından bahsedip kapattın telefonu. Diyemedim sana, kırk yıldır bugün mü isyan ettin bu monotonluğa diye. Binlerce birbirinin aynısı gün çuvala mı girmişti onca yıl. Ya da menopozlu ilk yazın mı sanki neden böyle eriyip aktığın. Diyemedim bunların hiç birini. Panik olduğumu anlama diye kapattım telefonu. Aklımda bir bahane bulup seni tekrardan aramak vardı. Biliyorum çünkü arka arkaya öylesine ararsam anlarsın bir şeyin peşinde olduğumu iyice kapatır o “her şey yolunda” tavrını takınır ağzını değiştirerek şakalar yaparsın bana. Çok güzel iyi olursun çünkü sen, şakacıktan iyi, kötü değilmiş gibi iyi. Birden, tek bir şive taklidiyle, tek bir argo kelimeyle, tek bir “hıh” çekerek. Hem isyan edip hem ayaklanma çıkartmamak senin olayın mesela. Eyvallah demeyen ama ey allah diyerek iç çekmek senin duruşun. Tüm bu takındığın tavırlardan bugün mü yoruldun anne? Dün sabah da kahvaltıdan sonra balkonları yıkayıp çiçekleri suladın, bulaşık makinesini yerleştirdin, evi silip süpürdün, akşam ne yemek yapsam diye düşündün. Bugün mü fazla geldi bunlar, kırk yıl sonra. Bu sabah ne oldu anne. “Kader diyemezsin sen kendin ettin” suçlamasıyla gelmiyorum bu sefer söz. Terapide kazandığım az çok yetenekleri senin üzerinde kullanmayacağım söz. Bu sefer tüm yaşadığım günleri bir yana bırakıp sadece senin günlerinin üzerinden geçiyormuş gibi yapacağım söz veriyorum. “Bu kötü günlere sen sebep oldun” saçmalığından çok uzakta, olmuşları eleştirmeden oluşlarının hikayesini izlerim hem de tam olarak senin sesinden. Bu sabah ne oldu anne? Mutfaktaki radyo bozulduğunda, manav batıp dükkanı kapattığında, ben evden ayrıldığımda, annanem sınırları biraz zorladığında, içtiğin sigaraya zam geldiğinde, kuruttuğun domatesler küflendiğinde sen hazırlanmadın mı zor günlere, ne seni hazırlıksız yakaladı böyle? 

Çok soru sordum, çok cevapsız kaldım ve zihnim daha karanlık yerlere doğru gidiyor. En iyisi bir bahane bulup seni aramak ve lafı bi şekilde bu cevaplara getirmek. Kaç defa elim telefona gitti, ben küçükken en sevdiğimiz, bizim şarkımız dediğim şarkıyı dinletmeyi düşündüm ama daha dün dört yaşımda fanatik gibi dinlediğim bir grubun şarkısını yine zorla sana dinletip konuşturmuştum seni ve benim pek anlamadığım  bir kaç derin anıya ittim seni istemeden. Bir de böyle duyguları tetikleyen şeyler riskliydi, kırk beş saniyelik bir telefon görüşmesinin belirsizliği bu riski katlamıştı, hemen uzaklaştım bu fikirden. Daha sakin ve net bilgileri verebileceğin bir soru aramaya başladım. O sırada akşam yemeği ve haftalık rutinimi gerçekleştirmek için pazara uğramıştım, biliyorsun benim en akıcı düşündüğüm yerler, karar vermek için sebze pazarı günlerini beklerim. Kesin burada bir fikir gelir aklıma diye düşündüm. Senin kadar hiç bir zaman düşünmedim ben akşam ne yemek yapacağımı, senin ne büyük sorunun ne bitmez derdindi bu. Ben sadece düşünmek için sebze pazarı geziyorum, ben kimseyi doyurmakla, keyifle yedirmekle yükümlü değilim. Ama bugün bir cevaba kendimi doyurmakla yükümlüyüm, sebze pazarı gezimizin teması bugün bu. 

Reçellik meyveler geçen yılın mevzusu, eşek turpunun görüntüsünü sorsam konu çok dağılır, şu ızgarası güzel olan mantar hangisiydi diye sorsam ızgaran mı var dersin o da olmaz. Tam pazarın çıkışında, sebze kasasının üzerine kurulmuş gençten bir adam kendi boyunda dalın birini sürüklemiş gelmiş, kıyafet askılarına da kurutmalık patlıcanı biberi asmış sergiliyor. Gördüğüm anda damağımda nar ekşisi gıdıklaması hissettim. Hayli oldu yemeyeli aldım azar azar. Yemeğin heyecanıyla eve dönmüşüm geçerli bahaneyi bulamadan. Her sebzenin en küçüğünden alıp yerleştirdiğim sebzeliğimden tek tek çıkardım dolmalık malzemelerimi. Yanlış anlama ama senin derdin çözümünün önüne geçti kurutmalıklar. Cilveli cilveli dolduruyorum yumuşattığım patlıcanları. Tencere tam doldu, patlıcanlar biberler bitti, yine iç arttı. Yine o ayarı tutturamadım ben. Elim telefona gitti, sen telefonu açar açmaz daha sesini bile duymadan; artan harçtan, niye bunu hiç yapamadığımdan, çiğden tadına bakıp çok güzel olduğundan bahsettim. Ilk soluklandığımda ağlayan sesini duydum; buzlukta hazır kuru patlıcan var.




26.12.23

Otuz!




 Başta semtimin sebze pazarı ve Jane Eyre olmak üzere geçtiğimiz yıl için bir kaç teşekkürüm var. İş biraz büyüdü gerçi ama bana iyi geldi bu hesap ya da hesaplaşma ya da defter dürme bahsi artık adı her neyse. Jane Eyre romanı bittiğinde dükkanı üzerime kapatıp bir süre ağladığım, gecelerce rüyamda jane’i kenara çekip dil döktüğüm, Rochester’a karşı ne hissettiğimi bilemeyip korkudan göz bebeklerimin büyüdüğünü anlar vardı. (Çünkü yanlış eril bireyi savunup kollamada bazen iyi olduğum oldu. Bknz: Masumiyet Müzesi Kemal) Bir daha hadi yaşayamazsam, hadi o içimde tek nefesle en büyük balona dönüşen heyecan duygusuna zeval gelirse. Yok yok elde avuçta ne varsa yeni yılda da dibini sıyırana kadar yaşamaya devam. Jane Eyre de hayatımda yaşadığım en güzel tanıklığı yaşattı bana bu yıl. Olmasaydı otuza eksik girerdim basbaya. Edebi olarak incelemek ne haddime ben kız kıza sohbet etmişiz de hep onun elini tutarak, susup gözlerimle ona “ben buradayım” demişim gibi bir okuma deneyimiydi benimki. Nefesimin sık sık kesildiği, ardından kendi hayatımla karşılaştırmalar yaptığım, daha çok aşk diye kıskançlık krizlerine girdiğim bir kaç gün yaşadım bu sayede. Bu romantizm bana Jane Eyre kıskandırdı eyy edebiyat. İyi ki varsın. İyi ki kör topal! aşk var. İyi ki hatalarımız var. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsak duyguların eleminden kederinden tutunuyoruz bir yerlere ve birbirimize yoksa yalnız çekilmez biliyoruz. Aklım erse de uzun uzun konuşsak Jane bahsinden, umarım.


Gelelim sebze pazarlarına. Hayatımda daha çok keyif aldığım, zamanın nasıl geçtiğini unuttuğum bir mekan daha yok. Kendi kendime konuşmamı seslendirebildiğim tek yer. Üstüne üstlük bu çok normal. Ayrıca beynimi bölerek çalıştırmayı da sebze pazarı gezerken keşfettim ben. Tüm yılın yeşil soğan fiyat grafiğini bir yandan yeni verilerle güncellerken bir yandan kestane tezgahının yanına düşen mor patateslerle hemen bi ekmek reçetesi yazıyorum kafamda. Ve inanır mısınız daha bitmedi, bir yandan da beş gece önce bir feminist tartışmada veremediğim bir cevap geliyor aklıma, yapıştırıyorum cevabı. Bir kollektif alan bir insana ne kadar fayda sağlayabilirse o kadar faydalanıyorum buradan. 


Bir diğer teşekkürüm de ironi içeriyor bolca. Canım karaciğerim; sal kendini, rahat bırak bedenimizi. Bana perhiz deneyimini yaşattığın için sana gerçekten teşekkür ederim azıcık kilo verdim, bir kaç yeni reçete geliştirdim, yeme içme üzerine biraz daha kafa yordum  ama gel hadi bu bahsi kapayalım. Her yerde senin güçlü olduğuna ve yarını kesip alsak bile kendini onarabileceğine dair söylentiler var, sen tastamamsın üstelik hala, gel toparla kendini. Söz ben de yardım edicem!


Bahsi geçen günler benim hayatımdaysa dükkandan bahsetmemek olmaz. Bir tek onun  adına “nasıl geçti bir yıl hiiiç anlamadım” diyebiliyorum. Her gün 45 metrekare dükkanda on üç saat. Çoğu ayakta. Bir kısmı günün daha aymadığı saatlerde. Sana olan teşekkürüm de beni kaçırtmadığın için. İmkansızı başarıp her gün yeni bir sürprizle beni kendinde bağladın deli şey! Mis gibi kokunla, minnak bahçenle, stopajınla ve verginle iyi ki varsın.


Annemin hıdırellezde dilediği “akıl fikir” dileğinden midir nedir bu yıl öyle büyük hatalar yapmadım. Eski hataların üzerinden yeniden geçmiş olabilirim ama tanıdık kuyulardı sonuçta çıkışları el yordamıyla bulabildim. Sevgili terapistim, şimdiki halimi görsen benimle gurur duyarsın. Senden sonra hayatımda neler oldu merak ediyorsun biliyorum, ara beni konuşuruz biraz. Hızır, annem ve Nurhayat hanım bu teşekkür size.


Büyümekle yaş alma karşılaştırması ve akabinde gelen güzellemesinin tepetaklak olduğu tek olay vardı herhalde, onu yaşadım. Ben büyümemiş olabilirim ama dünya üzerinde ben ve yaşıtlarım ilerledi, büyüdü ve büyüdük. Teyze oldum, hem de iki defa hem de bir hafta arayla. Son üç yılım teklif, nişan, düşün ve hamilelik haberleriyle sürekli adrenalin yüklemesi yaptığı için bu günlere hazırım sanıyordum. Değilmişim. Aklımı kaybedip kaybedip sorumluluk sahibi bir teyze olduğum için hemen buldum şu son iki ayda. Yeni bi insana sebep olma cesaretini gösteren canım arkadaşlarımın güvenine ve iyi insanlığına mı sevinsem, bu bebişlerin pamuk ellerini izleyip hayaller mi kursam bilemiyorum. Hepsini aynı anda hissettiğim için genelde ağlıyorum. Çok ağlıyorum. Ama ben zaten genelde mutluluktan ağlarım. Şimdiki teşekkür de iki küçük insana geliyor. Kalbimizin sınırsızlığını ve sonsuzluğunu bize sevgi ile öğrettiğiniz için teşekkürler. Daha çok sevgi hep varmış.


Sevgi demişken; İlyas efendileri kapının ötesine koym sebeplerini ve Asya’yı anladığım bir yıl oldu. Cemşid bahsi hala karışık, onun için otuz beşte bi daha görüşelim bakalım. Hayatımıza sızdırdığınız imgeleri ve renkleri toplayıp çekip gidiniz lütfen bay manipülatör. Kimse sizin çözülmemiş davanızın uzaktan bekleyeni ama birinci dereceden etkileneni olmak zorunda değil. En azından ikinci defa!  Heh bak otuz yaş bence tam şimdi söyleyeceğim ayrım gibi bir yaş; ilyasa bu yaşattıkları için acı da çekmiş olsak bir şeyler öğrendiğimiz için teşekkür edip olgunlukla defterini dürmeli miyiz, hiç yaşamamış olmayı mı dilemeyiz. Ya da insanlar bunu yirmilerinin başında kararlaştırıyor da ben mi geç kaldım. Bak bir şey daha işte otuzbeşte çözülecekler listene. Otuz olan otuzbeşte olur diyorum ve bu yeni sayıyı bir süre anmamaya karar veriyorum.


Bak bir de kendime bir teşekkürüm var. Ben bu yıl yerli yerinde, doğru anlarda susabilmeyi keşfettim. Bu mucizevi yeteneği son birkaç yıldır insanlarda izliyordum ama o kadar yapamayacağımı düşünüyordum ki hiç oturayım buna biraz çalışayım dememişim. Gerek yorgunluk gerekse yoğunluktan yanlışlıkla keşfettiğim bu yeteneğim ara ara nefes aldırdı bana. Dedeler gibi uykusuna yatmadan karar vermedim, aramadım, yazmadım konuşmadım çoğu kez. Sonra bi sakinlik bi akıl bi fikir. (Hıdırellezl dileğin için tekrar teşekkür ederim anne.) Bunu yapabilmek çoğu zaman içimdeki fevri Anik’i de sakinleştirmeye katkı sağladı. Mevlana mı konuşmadı içimde, stoacılar mı etrafı toparlamadı neler neler. Eey akıl fikir sen çok iyi bir şeymişsin.


Konu gitgide benim olgunlaşmama geliyorken hemen çarpıtmak isterim sohbeti. Olgunlaşmayı değil de ham olmayı kendimde saklı tutup olgunlaşmış meyveleri seçmeyi tercih edeceğim ben herhalde yine, ama bu sefer bilinçle. Olgunlaşıp, daldan düşüp daldaki eğlenceyi kaçıramam. Hamlığı, olmamışlığı görüp bilip hatta yenilerine heyecanlanıp, o dalın sonundaki mosmor incirde gözüm. Dalından yediğim ilk incirime, beni o dala oturtup benimle konuşan Sylvia Plath’e bal gibi bir incir soyuyorum hemen kendi dalımdan.  Slvia bahsettiğin incir bu muydu şekerim. Heh tamam ben düşmeden kurtarcam onu sen merak etme.


Slvia yaşasaydı onunla Ajda pekkan dinlerdik.Özellikle 70ler Ajdasına bayılırdık bnece. Bu yıl “ı survive rujumu” henüz seçememiştim ama”I survive şarkı listem” Ajda Pekkan 70’s. Bin keder yüklenip gülmeyen yüzlere derin bir nefessin sen 70ler Ajda. Teşekkürler.


Eski zamanlardan insanları anılarımıza çekiyorsak önceliğim başka ama. Romantizmin mağdur olsun diye midir nedir gözüm gönlüm açılsın da dememişim hiç. Yoksa Hugh Grant’a şimdiye kadar pek çok şantaj vs yöntemi deneyip ulaşmış olmam lazımdı. Kendime verdiğim bir ödül, yaratıcılığımı tetikleyen bir obje oldun hayatımda bu yıl sevgili 1999 Hugh Grant’ı. Önümüzdeki yıl da çipil gözlerinle devam, teşekkürler 1999 teşekkürler Hugh. Umarım bu yaşında sağ bir partiden politikaya atılmamışsındır. 


Son teşekkürümle birlikte listemdeki bir çok İngiliz’e bakıp, bana vize defalarca kez vize vermeyen Birleşik Krallığa yazıklar olsun diyerek otuzuma doğru yola çıkıyorum.




Beni bu adı korkunç kendisi sıradan yeni bir yaşa hazırlayan onca şey; hazır mıyız çocuklar!


11.4.23

Rutinimi bozan siyasiler!




 Geldim kırk dört yaşıma, bir oğlum, hallice bir kocam var sağolsun. Rutinin güveninden çoktan çıkmış, sıkıcılığa koşarak girişi yapan bi hayatım var. Mis gibi açıkçası benim için her şey. Gittiğim marketler hatta reyonları, Annemin doktor günleri, kız kardeşimle kahve günümüz, her şey diyorum işte size her şeyin günü saati gidişatı belli. Sıkıcı geliyor anlatınca biliyorum ama her yönden harika diyebilirim size. Akşam eve gelecek adam belli, sana olan sevgisi ve o sevginin azalış miktarı hep belli. Çocuklar çabuk büyüyor diye onlar biraz belirsiz daha doğrusu sürprizli. Yoksa büyüyecekler, belli. 

Türker, kocam. Biz aynı zamanlarda, farklı defterleri, aynı şekilde kapatan iki insandık. Birbirimizden pek haberimiz olmazdı. Benim fakülteden arkadaşların avare bi dostuydu. Uzaktan izlerdim hep, arada kafam attığında özenirdim onun hayatına, gidişlerini, dönüşlerine. Evet eskiden beklenmedik zamanlarda kafam atardı benim. Arada kaybolurdu, bi zaman sonra haberi gelirdi. Ya bi marangozun yanında işe başlamış ya sanayide işe girmiş ya da yazlık bi yerde plajda şemsiye kiralıyormuş, işleri de baya iyiymiş diye. O zamanlar, insanlar bana da bakıp iyiymiş derlerdi. Tam işt eo kafamın atabildiği zamanlar. Rengarenktim ben. Hem cismim hem ruhum. Boncuklar, rafyalar, kurdeleler, iplikler. Renkli her şey çok yakışırdı bana, ellerime. O yaşların heyecanı ve cahil gücüyle işler kurar batırırdım en alternatifinden. Her yere gittim iş diyerek, ne festivallerden eksik kaldım ne görmediğim bi koy kaldı şu memlekette. Zaten ben gençken çok güzel giderdim. Dönme ihtimalimi hiç dert etmez, tadını çıkarırdım her şeyin. Kimsemin olmadığı yerlerde kimsesiz kalmazdım, ne güçlü, ne kalabalıktım ben gençken. 


Bir sonbahar festivalinde, tüm yazın yorgunluğunu duyduğum ilk serinlikle farkederken bi ses duydum. Onca zamanın kimsesizliğine birisi çıkıp gelmişti sanki. Henüz yüzünü göremeden bir kaç kelime daha duydum aynı sesten. İrkildim, titredim, kalp denen kasın bedenimdeki yerini öyle bi öğrendim ki. Sakinleşemeyerek bu fizyolojk durumu daha korkunç hale getiriyordum, sırayla her organım sarsıldı böylecek. Kesin zehirlenmiştim. Öyle bayat bozulmuş yemekten de değil hani, o sesten. Çok acil müdahaleye ihtiyacım vardı, serum verin ilaç verin diye yakınmak isterken kafamı kaldırdım, göz gördüm. Emindim o an o sesin bu gözlere sahip olduğuna. Gözlerini duyuyor sesini görüyordum sanki. Derin bir nefes aldım, duyduğum gözlerden gözlerimi kaçırmaya çalışıyordum ki kustum. Heyecandan kustum. Sonrasında neler olduğunu anlamadığım ve bu durumu sadece amansız bir hastalığa yakalanmış olmamla açıklayabildiğim için oturup ağladım. Tüm damarlarım, organlarım hasar almış gibi hissediyordum, ikna olamadım bir türlü hasta değil de aşık olduğuma. Oturdum düşündüm, ihtimalleri eleye eleye zar zor vardım bu sonuca. Ne ilacını bulabildim ne de kendimi sakınabildim. 


Ulaş, aşık olduğum adam. Müzisyen, cura çalıyor. Hiç birimize benzemiyor. Hepimiz renkli o krem rengi. Hepimiz yorgun ve coşkun o dingin ve heyecanlı. Bu güne kadar bildiğim hiç bir şey gibi değil. Hem zehirli hem yatıştırıcı. En komik, en şaşırtıcı, en beklenilen, en aklı başında, en bilgili, en mütevazı. Hep o. 


Festival bitti, gel dedi. Gittim. En güzellerinden biriydi ama diğer hiç bir gidişime azıcık bile benzemiyordu. Ilk defa gerisini merak ettim. Dönmeyi istemiyor, dönmek zorunda kalma ihtimalinden deli gibi korkuyordum. Hep yavaş yavaş diye fısıltıyla sakinleştirdim kendimi, Edincik bizi yavaşlatır iyi gelir dedim. Yeni hayat kurmanın heyecanına onunla kapıldım, sakin ve güzeldi her şey. Her gün bambaşkaydı, neler yapabiliyorum diye şaşırıyordum sürekli kendime. Sadece onunla değil kendimle de yeni bir bağ kuruyordum. Her renge büründükten sonra Seda olmaya kalkışmıştım sonunda. Kendi rengimi yaratmaya.


Ulaş gitti. Bana bu öyle sakin anlattı ki sanki anlamam gereken bir şey varmış da anlayınca rahatlayacakmışım gibi. Anlamadım. Heyecandan hatta korkudan kustum. Konu kapanır gibi oldu. Hemen ertesi gün gidecekmiş. Treni öğleden sonraymış. En çok merak ettiğim detaylar sanki bunlarmış gibi anlatıp durdu bunları tane tane. 15:17’de tren mi olur hem, ne saçma. Benden gitmen yeterince saçma değilmiş gibi anlamsız bir sürü şeyin avına çıktım gidişinle ilgili. İkna olamadım. Sen anlamsızlıktan da korkmuyordun belli ki, hepsini teker teker uyguladın. Rahatsız edici normallikteki hareketlerin deva etti tüm gece ve ertesi sabah boyunca. Kahvaltı için güneşin mutfak masasına vurmasını bekledik, her gün yaptığımız gibi. Dün yumurtayı kaynattığımız için bugün sahanda yedik. Arka odaları havalandırdık. Kahvaltı bulaşıklarını yıkarken. Tanıştığımız gece şezlonga vurup ritim tutarak bana çalıp söylediğin şarkıyı açtın. Aaa yeter ama diye bağırdım, içimden. Dışımdan da mutfak masasına yaslanıp seni izledim. Arada eşlik edip nağmeler yaptın, iç çektim. İçimden sana küfürler savurup yumruklar sallamıştım, dışımdan sen hiç yaralanmamıştın. Senin dudağının bile kanamadığı kavga biterken şarkı da bitti. Zihnimde ise sayısız kez döndü nakarat. Bazen dinginleştirmek için bi kez daha söyledim bazen de hesap sormak için. Ulaştan sonra ortalığı dağıtmadım, evden çok eşya almadım, o şarkıyı bir daha hiç dinlemedim, döndüm. Hayattan elini ayağını çekmiş bir ruhsuz olarak, bir çok şeyi anlamamaktan aptallaşmış hissederek, içimdekilere içimin dar geldiğini bilerek döndüm. Uzun bir süre geçmesini bekledim. O şarkıyı bir daha hiç dinlemedim. 


Dönem arkadaşlarımın mezun oldu ben döndükten bir ay sonra. Bu bahaneyle insan içine çıkıp okula gittim. Türker’i gördüm o gün. Daha önce hiç tıraşlı görmemiştim onu gözlerini de o kadar durgun. Anladım ki tek zorunlu dönüş yapan ben değilmişim. Dertleştik biraz o günün akşamında. Olaylardan hiç bahsetmeden sadece yaşadıklarımızın bizi çevirdiği yeni insanlardan konuştuk. “Bu hayat bize böyle artık belki de” deyip durduk. Sakin olmaktan çok uzak tastamam da yorgunduk. Yoldaş oluruz sandık, olamadık. İki kişi aynı anda bambaşka savrulduk, korktuk, öldük, çürüttük içimizi. O cesaretini kaybetti yolda ben de heyecanımı. Bunca şeyi çözememişken bir de üstüne aile olduk. Olması gerekenlere ikna olduk, gerekeni yaptık. Gerisi kaçınılmaz son, rutinlerimiz, başkasının yazdığı doğru çizgiler üzerinden sorgusuz sualsiz ilerledik.


 Bunca yıl sonra artık uzaklaşa uzaklaşa masal olmuş geçmişim nasıl mı düştü aklıma!? O bahsettiğim, son kahvaltıdan beri dinlemediğim şarkı vardı ya, onu seçim müziği yapmış muhalefet. 


Bula bula benim benim biricik hikayemi mi buldunuz be adamlar. Biz bağır çağır inletiyoruz ortalığı ama kim nerede nasıl duyar bu şarkıyı hiç düşünmediniz mi? Kim ne hale gelir, anısı mı vardır, yarası mı vardır diye sormadınız mı hiç? Derin derin nefes aldım, yıllardır kapalı duran kapı açılmış her şeyin tozu dumanı gün yüzüne çıktı, yatıştırmam lazımdı. Yok derin nefesler işe yaramadı, burun değil ki tıka da duyma, duyuluyor her şekilde işte. Koşa koşa eve geldim ben de. Kapıları pencereleri sıkıca kapattım, olur da bizim sokağa da uğrarlar diye. Bi döndüm mutfağa baktım torbaların yarısı ya var ya yok, aceleden bıraktığım yerde unutmuşum bi kısmını torbaların. Geri dönemem, seçimler bitene kadar evden çıkamam. Rutinime karşı sorumuluğumdur bu benim.


8.4.23

Oya ben, beklerim.




Ben hep beklerim, Oya ben, beklerim. Geceden mi gündüzden mi başlar mesaim bilemem. Güneşle ayın sıkı takibi hiç şaşmaz bu yüzden de bilemem ben güneşi mi ayı mı beklediğimi. Güneş doğsun da gün yaşansın diye yaşarken de hadi bitsin de gece olsun diye beklerim. Yemek yaparken beklerim, ağır ateş çünkü yemeğin tadını verir, bilirim. Yemek saatlerini beklerim yaptığım yemekleri yiyeyim afiyetle diye, toksam da acıkmayı beklerim zaten. Çayın demini almasını beklerim. Hem ben zaten soğuktan demlerim çayı bu yüzden daha çok beklerim. Yanına poğaça hamuru yoğururum onun mayalanmasını beklerim. İki kere mayalandırırım ben hamuru, tepsi mayası işin sırrıdır çünkü onu da beklemeyi hiç aksatmam, beklerim. Fırına attıktan sonra pişmesini, fırının saatinin çın diye kulağımda çınlamasını beklerim. Bu sefer öyle boş boş da beklemem ama oturur izlerim tek tek her birini. O en alçak tabureyi mutfağın balkonundan içeri alır otururum fırının karşısına iyice kızarmasını beklerim. Fırından çıktıktan sonra biraz tepside biraz da tele alıp teldeyken beklerim. Hiç ellemem, beklerim güzelce ılısınlar diye. Reklamların bitmesini beklerim, kadın adama artık açılsın diye beklerim, kötü anne artık kötülük yapmaktan yorulsun diye beklerim, dizinin bitmesini beklerim. En çok uykumun gelmesini, artık rüyalara gitmeyi beklerim. Artık yaz gelsin de balkonda bekleyebileyim diye mevsimleri kovalar yazı beklerim. Kışın sonlarına doğru sıkılırım evden artık. Her bir noktasını yeterince verimli kullanırım çünkü kış boyu. Canım parkları bahçeleri çeker. Belediyenin bu yıl ihaleyi hangi çiçekçiye verdiğini, o çiçekçinin de elinde en çok hangi renk menekşe olduğunu merak ederim. Mahallenin tüm parklarına yürümeyi beklerim. Yürürken çimlerin biraz daha uzamasını beklerim. Uzasın da belediye biçmeye gelsin, mis gibi çim koksun her yer diye beklerim. Ne zaman biçilmiş çim kokusu duysam canım kısır çeker zaten, eve gelir bulgurun şişmesini beklerim. Annemle bana yetecek kadar, iki çay bardağı bir de baş göz sadakası, bulgur zaten hemen şişer, çok beklemem. Kısır yaptığımız gün yemeği masada yemeyiz. Büyük boy servis tabakalrımız var onlardan ikisini indirir vitrinden onlara hazırlarız tabağımızı. Büyük boy kare peçetelerden de alırız birer tane tabağın altına, rulodan almayız o gün. Hava güzelse ince uzun balkonda birbirimize dönük oturur, dizlerimize sereriz peçeteleri. Arada sağa sola baka baka yeriz yemeğimizi. Hava serinse de öğlen vakti televizyonu açar karşısına geçeriz, mahalleliyi değil de elalemi izleyerek yeriz bu sefer. Yedikten sonra bulgur sıkar biraz, hazmetmeyi beklerim. Ee bir de biliyorsunuz çayın demini almasını beklerim. 


Ben bir şeyi beklerken, ki bu çok sık olur, başka hiç bir şey yapmam. Hiçbir şeyi araya sıkıştırmam. Öylece yek pare beklerim, beklemek olurum ben. Hakkını veririm beklemenin. Radyoda sevdiğim şarkı çaldığında mesela, hemen bırakırım bulaşığı. Ellerimi kurutup otururum, dayarım dirseklerimi mutfak masasına, dinlerim şarkıyı. Nakaratı ikinciye duyduğumda da bitmesini beklemeye başlarıma artık. Köpürttüğüm su diner, şarkı biter.


Ben hep beklerim. Her yerde beklerim. Evin balkonunda beklerim. Bazen çöp kamyonunu bazen sonbaharı, bazen yeni ehliyet almış delikanlıların arabalarını park etmesini. Mutfakta beklerim. Kaynattığım sütün ılımasını, çöp kovasının dolmasını, soğanın pembeleşmesini. Duraklarda beklerim. Herkesle birlikte otobüs, kendi başıma da gideceğim günleri beklerim. Halk otobüslerinin hiç uğramadığı yerlerden gelecek insanları beklerim. Kuyruklarda beklerim. Annemin maaşını kısım kısım çekerim, evde ekmek olsa bile ucuz ekmek kuyruğunda beklerim. Simit saraylarında, boşnak börekçilerinde sıcak bir şeyler beklerim. Ayda bir kere su muhallebisi yemeye gider, muhallebicide beklerim. Artık kullanan pek yok ama bizim mahallede iki tane var, ankesörlü telefon başında beklerim. Aramasını dilediğim kim var bilmeden, ondan telefon beklerim. 


Bulgurlar şişer, nergisler açar, hamur mayalanır, hükümet değişir, reçellik meyveler tezgaha çıkar, günler doğar da batar da. Olmayanın, gelmeyenin yükü ağırlaşır iyice. Tek bilmediğim ama beklemek için yaşadığım şey boynumu büker. Beklerim!


6.4.23

Manav Şükrü




 Sakal bıraktım. Tıraş olmayalı üç koca gün oldu, bakalım kim farkedecek ilk önce diye herkesin gözünün içine bakıyorum ki gözlerini gözlerimden kaçırsınlar da yanaklarıma düşsün bakışları. Bir değişiklik var sende desinler, hayırdır Şükrü desinler, zayıfladın mı sen ya da sen biraz kilo aldın be Şükrü kes şu pideyi desinler ben de onlara bir şey demeden bi ufak sırıtıp eskisinden daha kıllı gamzelerimi göstereyim. İşte o zaman anlasınlar, ooo ne de yakışmış sakal be Şükrü desinler istiyorum. Ama yok. 

Bir de kışlık domates zamanı ya, iki büklüm teyzelerin bile gözü yeni gelen domates kamyonunda, imkanları olsa tepelerine tırmanıp teek tek seçecekler her bir domatesi. Gözleri dönmüş gibi bursa domatesi bekliyor tüm mahalleli, Şükrü’nün sakallarını kim ne yapsın. İşin kötü yanı bizim biraderler de yorgun , bitik. Kamyon kamyon domates geliyor her gün. Geceden hale gidenlerimiz var, sabah dükkanı açıp hazır edenimiz var, kamyonu karşılayanımız, mal indirenimiz var. Gerçi bu kışlık zamanı sağolsun mahalleli kamyonun tepesinde bitiriyor malı da yine birimizin kamyonun tepesinde durması gerek, öyle çarık çürük karışmasın da aman kötü olmasın insanların kışlıkları. Kasada da büyük abimin karısıyla büyük oplan duruyor neyse ki, onlar iş bilen  insanlardır. Gülten yengem de tüm mahallelinin Emine Bederidir sağolsun. Köy biberi alana sarımsak da satar yağlı turşusunu yapsın diye. Yağlı turşu ne diyene de hemen verir tarifi orada. Tam o sırada yan tezgahtan Fethi girer araya. Yağlı turşu tarifini dinleyen şanslı müşterinin hemen ardından sıradaki müşterinin patates soğanını tartar. Ona bir kasa yapmaya yer yok dükkanda o yüzden ona bol cepli bi bel çantası aldık. Fişleri, bozukları, kağıt paralı hep bölme bölme tutar önündeki çantada. Büyük para gelince de arka cebe cüzdana. Ana oğul tıkır tıkır işleyen sistemlerini kurdular yani, aklımız hiç kalmaz kasada. 

Öğlen gelen ufaklıklar var bir de. Birisi on yaşında daha, bir çene var ki of. Yeminle sırf ona gelen müşteriler gördüm. O neyin başındaysa ondan kilo kilo torbasına dolduran gördüm. Batu işte bizim, o da ortanca abimin son çocuğu. Ailenin en miniği. Onu da aldık koyduk bu dükkana ya bizi de ne dert bulsa yeri. Ama ablası, amcaoğulları, babası burada ee o ne yapacaktı okuldan sonra. Okul sonrası mesaisinde bir de Melisamız var. Hepimizin prensesi. Öyle her gün gelmez ama geldiğinde belli eder kendini. Yeşilliklerin orada durur, sular, lastiklerin rengine göre dizer rokaları. İlk dükkana gelip gitmeye başladığından belliydi ama yeşilliklerin başında duracağı. Basbaya taze soğanla sarımsağı ayırt edişinden. Hiç öyle kokusuyla tipiyle de değil bak. Yeşilden sapını iki parmağı arasına alıp oynatırdı elini, iki yan değerse yumuşak cıvık birbirine soğan diye bağırırdı. Yok tek yaprak sert ikiye katlanırsa hemen sarımsaak derdi. Öğrendi baya ama yine de bu sınava sokardı kendini her geldiğinde dükkana. Sonrasında tereyle rokayı ayırt etmesi vardı. Onda biraz zorlandı ama ikisini de az sevdiğinden çabuk öğrendi. 

Madem günün mesaisinden gidiyoruz, geldik öğlen yemeğine. Dükkanda bir kap salçamız zeytin yağımız hep olur, o gün en taze neyse, gözümüze en güzel ne göründüyse doğra, yağla, salçala ver fırına. Yanında da ekmek ayran bazen de kola. Mis gibi masa. Bu mevsim yine güzel bizim öğle masası için, yazın son mahsülleri, kışın ilk sebzeleri hepsi var. Patlıcandan sıkılıp pırasayı bile özlediğin bir kaç hafta, işte bizim sonbaharımız. Domates desen bol etli bu zamanda zaten, sadece başlı başına mis gibi yemek. O gün neyi yağlayıp gönderdiysek fırına öğleden sonra bir gibi gelir. Kimimizin ikinci kimimizin üçüncü öğününü sırayla oturur yeriz. Yemekten sonra tam ağırlık çökecek derken enişte meyve arabasıyla gelir. Meyve saati iki üçtür bizde. Eniştem halden direkt pazar yerlerine gider. Biraz satar biraz alır biraz müşteri çeker dükkana. Bugün son kayısılarla gelmiş. Arabanın arkası tepeleme kayısı dolu. Reçellik kayısıyı kaçıranlar üşüştü başına. Akşama kalmadı bomboş araba. Ee ettik mi akşamı. Biz erken kapatırız. O iki yan sokaktaki halk pazarı gibi saati dokuz on etmeyiz. İş dönüşü eve giderken yapılan alışverişte kim bize niye gelsin zaten. Tazeden al yıka, kıy da ateşe koy yemeğini yap. Ooo o işler öyle olmaz. Abim çözmüş elalemin mutfak düzenini, helal olsun. Haftada bir gün alışverişe gelip elleri kolları dolu çıkanları mı izledi, eve yorgun dönenlerin yüzünde soğanı yemeklik kıyacak cesareti mi görmedi bilemem ama tebrikler valla. 

Bakın siz ya, bir gün daha bitti. Kimse farketmedi şu Şükrünün sakalını. İki gün üç gün hesabımın küçük olduğuna bakmayın günler çok uzun bizde. Güneşten çok önce güneşten çok sonra. Dünyadan biraz daha hızlı yaşlanıyoruz biz, dünyadan hızlı dönüyor günümüz. Hızla geçip giden ve yakalayamadığım günlerden laf açasım yok. Ben de aynı Batu gibi çok küçükten alıştım bu duruma, isyan yaradana ulaşmadan abilere çarpıyor bizde. Onlardan da fena sekip çarpıyor bize. O yüzden elimizi ayağımızı çektik isyan işlerinden. Ama şu kışlık zamanı ne abi ne din iman kalıyor insanda yorgunluktan. Tüm dünyayı mı doyuracaksın be ablam o ne menemenlik biber almak. Teklif etsek hale bizle gelmezse, bizden evvel uyanıp hazır olmazsa ben neyim. Hadi domates biber kasayla tart gönder bi kolaylığı var bize, ama bu barbunyaya olan özen ailenin tüm fertlerini sabır taşına çeviriyor. Sapasağlam bir kabukla tohumunu saklamış bir sebzeden manav tezgahında bu kadar şeffaf olmasını bekleyen abiler ablalar kamp kuruyor resmen. Gözünü ve iki parmağını aynı derecede sıkıp bol tanelileri seçen mi dersin, renklerine göre bol kırmızılıları ayrı torbalayan mı dersin, büyükleri kart küçükleri de içi olmamıştır diye savurup o muhteşem orta boylu barbunyayı arayanı mı dersin. Ebru sanatından nasiplenmişcesine serilip tezgahta öylece duran avuç avuç barbunyaları sırf bu kampçılar yüzünden arkaya almak zorunda kaldık. Sadece bize değil milletin kaldırımını da işgal etmeye başladılar diye sırf. Bamya en temizi bu konuda. Hem huylananı çok hem pahalı. Beş kasa domates alan ev iki kilo bamya ya alır ya almaz mesela. Çok seveni de yok tüylü şeyin. Tüy dedim yine aklıma düştü, kimse farketmedi sakallarımı bugün de. Bir de tüy deyince aklıma geldi. Yarın son  şeftali gelecek dükkana. Millet bamyadan ben şeftaliden huylanırım. Lise zamanları şeftali olduğu günler gelmem ben dükkana diye ortalığpı ayağa kaldırmışlıpğım bile var hani. Tabii şimdi o evham kalmadı. Huylu kaşıntılı dükkanda o köşe onun bu köşe benim günü atlatıyoruz şeftali kasalarıyla. Dedim ya yıllar var böyle kaçar dururum şu içi başka dışı başka şeyden ama ilk defa benim gibisini buldum, daha doğrusu gördüm. Anlatayım biraz da bakın yoldaşımı buldum diye, belki anlarsınız benim durumun vehametini. 

Geçen yaz sonuydu o zaman fark ettim Ayşe ablayı ben. Taze börülce var mı gelecek mi diye sorup durdu bi kaç gün. Tazesi ne gezsin ablam buralarda kurusu az ilerdeki baharatçıda var diye karşılık alıp durdu hep. Meğer tazesini ayşe kadın fasulye gibi yemek yapmak için sormuyormuş. Haşlayıp sarımsaklı yoğurt üstüne de acılı domates sos yapıyormuş. Bi’ akşam Gülten yenge anlattı. Ona da sormuş da o da nasıl yapıyorsun tazesini diye sorunca anlatmış. Gülten yengemin tarif aldığı da çok nadirdir ordan dikkatimizi çekti zaten taze börülceci abla. O sonbahar hale bile gelmedi börülce zaten. Gelse kesin bizden biri üç beş kilo da olsa ayıracaktık hem ona hem Gülten yengeme, ama yok bulamadık. Bu baharda da domatese, bibere çok gelip gitti o zaman sordum “abla bu yıl taze börülce buldun heralde sormuyon hiç” diye. Meğersem İzmir’den kızı getirmiş koca valiz dolusu. Dolu dolu bi afiyet olsun dedim. Hakikaten de en çok size afiyet olsun Ayşe ablam o börülceler. Taze bakliyatla kurduğumuz muhabbet yeşilliklerle oradan kışlık domateslerle ilerledi gitti. Bizim burada böyle mevsimlik ahbaplıklar çok olur. Ayşe abla her mevsim kendine manavlık iş çıkarır oldu diye köklendi ahbaplığımız çok şükür. Ama asıl gün o şeftalilerin kamyonun kasasından inerken oldu. Ayşe abla karşı kaldırımda kamyonu azıcık geçmiş duruyor kuruyemişçinin dükkanının önünde. Kahve çektirecektir kesin onu bekliyor kapıda. O sırada ben de uzaktan gördüm bizim kamyonu, biliyorum da o gün şeftali gelecek ya çektim kendimi arka kuytuya. Bir yandan da gözüm dükkanda nolur nolmaz diye tabii. Tam o an Ayşe ablayı gördüm yine yandan, bekliyorum göz göze gelirsek selam vereyim diye. Bi baktım Ayşe abla kısacık saçının ensesine azıcık dokunan kısmı bile fazla geliyormuş gibi bir tutam saçı evirip çevirmeye başladı. Kaşınmaya, kafasını daha fazla nefes alabilirmişcesine yukarı kaldırıp kaldırıp küçük küçük savurmaya başladı. Ne yapıyor bu kadın diye ufacık dikkat kesilmişken, kasanın üstünden küçük eniştemin “Şükrü yakala” sesine kafamı bir çevirdim ki, öf. Bir koca şeftali havada döne döne bana, tam suratımın ortasına doğru geliyor. Hapşırsam mı, yerinden söker gibi burnumu mu kaşısam, boynumu mu ovuştursam bilemeyerek seke seke savurdum kendimi tünediğim köşeden. Benim çekilmemle şeftalinin sulu sulu yere yapışması, dağılması bir oldu. Öyle güzel ezildi ki ballı tadı yerdeki sıfatından anlaşıldı resmen. Balı tadı geçtim ben konduğum yerde kaşınmaya başladım bile, sudan kafasını kaldıran köpek gibi nefes alırken farkettim Ayşe ablanın neyden huylandığını. Ben onun kadar kibar olmasam da aynı dertten muzdariptim. Vay be Ayşe ablam dedim, sen daha görmeden mi huylandın o şeftaliden. Bir kaç gün sonra öğrendim, gerçekten ne bakabilir ne dokunabilirmiş. Gördüğüm o ki aynı sokaktan bile geçemiyor Ayşe abla şeftaliyle. Beterin beteri de var be abla manav da olabilirdin demek geçti içimden de demedim. Belki onun da kızı çok seviyordur şeftaliyi de o da benim gibi sınanıyordur kim bilir. Sınamak diye büyük laflar dediğime bakmayın, dert diye anlatmıyorum bunu size. Şeftali olmaz kayısı olur, başka mevsim cennet meyvesi olur, ballı meyveler dert olmaz. Benim dert diye anlattığım şeyi siz biliyorsunuz, kimse sakal bıraktığımı farketmedi. 






25.2.21

Limon Çekirdeği

 

Seni yaşatmaya çalışmanın bana iyi geleceğine dair laflar dolanıyor ortalıkta. Ufak tefekliğine gösterdiğim heyecan dolu ilgi bazılarını rahatsız ediyor fark ediyorum bunu. Maymun iştahlı diyorlar ya hep ondan. Senden de sıkılırım sanıyorlar. Belki de öyle olur bilemem tabii şimdiden. Kendimden de sıkıldığım çok oluyor ama hala buradayım. Salonda balkon kapısına en yakın yerde kendimi unutmak istiyorum çoğu geceleri. Burada oluşumun sebebi tamamen unutkanlık aslında. Güneşin ilk salonun pencerelerine doğduğu yalanına inanıyorum bir de kolay unutuyorum kendimi. Hayattan değil dünyadan vazgeçiyorum ama güneşten ödün veremiyorum. Sen de benim kadar muhtaçsın güneşe. Bence iyi anlaşırız. Geceleri nefessiz kalır güneşi beklersen ses et bana, yanına gelirim birlikte bekleriz.

Senin yüzyıllardır çok güzel hikayelerinde oldu biliyorum. Bu en sıkıcısı olacak, üzgünüm. Kusura bakma. Seni suya boğmaya çalışırım, yerini değiştiririm ya da unuturum. Bütün hikaye bu. Sana her baktığımda başka şeyler hatırlarım belki. Senin boktan bir salonda yeşerme azmine hiç saygı duymadan. Bana bakma hepimiz yanlış yerlerde güneş arayıp yaşamaya çalıştık. Ben seni anlarım. Anlarım ama seni yaşatamam.

Sen büyüyünce kendi yapraklarından zehirlenen bir şapşal olacaksın biliyor musun? Senle ben bu salonda pencere güneşine tutkun olmasaydık ben hep izlerdim seni. Düşen her yaprağını havada yakalar köklerine dokundurtmazdım. En sevdiğin çiçekleri etrafına serer, en güzel köşeyi sana ayırırdım. Seni büyütmeye çalışmazdım, ben kendi gölgeme razı sen kendi ışığına doygun yaşar giderdik. Sevgilime de anlatırdım seni ne kadar sevdiğimi. Ben yokken o gözlerdi seni. Makineden bulaşıkları yerleştirirken bile dönüp dönüp bakardı sana nasılsın diye. O sevgilim olsaydı öyle bi evimiz olurdu çünkü. Mutfağından bahçesi görünen. Sen kendine bile bakamazken ben senin için kitaplar indirirdim raflardan. Kendimi rezil etme pahasına insanlara sorular sorardım senin huyunu suyunu öğrenmek için. 

Eğer olur da çiçek açarsan, ilk defa bayram yapardım hayatımda. Kokuna şarkılar yapmak isteyip yine o en sevdiğimiz şarkıyı açıp dinletirdim sana “… dünya almıyor beni…”. Saat başı kontrol ederdim her bir çiçeği. İlk boynunu bükenden de başlardım toplamaya, kokusu sönmeden. Ucuz bir votka ile likör yapardım  onları. Böylelikle sabahları bir şey için daha açardım gözümü.

Ve ne olurdu biliyor musun, ben kendi hayatımın yapraklarını birbirine sürttüğümde kokusu çıkmayınca senin yapraklarına düşkün olurdum. Kontrolü kaybedip bi sana bi bana su çekerdim kuyudan. Sen ölürdün,çürüyerek. Ben kaybedişimi bahanelerle anlatırdım  insanlara.

Senin şu an dört yaprağın var, bu hikayeleri anlamazsın. Olur da anlarsan bil diye söylüyorum. İlerisi böyle bir yer. Yaşamaya çalıştığın her an ölümünün alternatif duruşları oluşur önünde. Çoğu zaman pas dersin. Çünkü ne güzel şey yaşamak!!

Yerini beğenmedin değil mi? Ama bak salonun kapısına en yakın yerdesin, yani neredeyse dışarıda. Bazen ben de hep burada sizinle oturmak istiyorum biliyor musun? Biraz senin başına kaldım biliyorum ama güzel kokuyorsun burada kalmak istiyorum. Ben bi gün seni çok severek öldüreceğim. Sevgilimin bahçesinde meyve veremeyeceksin hiç, senin önünde öpüşmeyeceğim hiç onunla. Hatta benim hiç bahçem de olmayacak. Biz bu salonda pencereden gelen güneşi kovalayacağız, gece yanan sokak lambasını canımız isterse güneş sanacak uyku düzenimizi bozacağız.

 

20.2.21

Karamel Tart

 


Asiye, bu bir emirdir.

Kalk ve mutfağa gir. Tereyağını dolaptan çıkar, o mutfağın ısısına gelene kadar sen içini soğutmaya bak. Yumurtanın beyazını kabartabildiğin kadar öfkeni dinginleştir. Sarısını ayır, şekerle pamuk gibi yap, kendi öfkeni de rafa kaldır tart fırından çıkana kadar. Karıştır tatlılarla tuzluları, tuz serp bol bol karamele. Tadı Türkan Şoray göbeğine benzesin. O şekeri en son mezarlıkta bir bayram günü eline tutuşturduklarını, eme eme yediğini hatırla. Ruhuna derin bi' iç çek. Öteki tarafa kafa yor, merak et biraz. Kalk yerinden. Gir mutfağa. Un elerken ortalığı toz duman et, boş ver zaten sen temizleyeceksin. Arada içkiyi fazla kaçırdığında önüne gelenle hayal kuruyorsun ya öyle bembeyaz et ortalığı. İçinin dumanını eleği savurarak kamufle et. Kapat kendini mutfağa, Nilüferin 1992 albümünü aç. "Yine yeni yeniden" fırını alt üst ayara. Atlama hiçbir detayını, her şeyini ver 180 derecede önceden ısıtılmış fırına. Dünden kalan şarabı su bardağına koy. Sakarlık edersin ayaklı kadehte şimdi.

İmza: Asiye

Kendi üzerimde baskı kurmam, kanun hükmünde kararlar almam lazım. Benim kanunlarım ve varlığını kaybettiğim diğer ben tarafından. Anarşi de böyle keşfedilmiş olmalı. Küçük hayatımızın boktan bir demokrasisi, yasaması bir de üzerine yargısı var. Hepsi o küçük kafamızda. Evet benim kafam küçük, henüz kendimle olan savaşım bitmediği için savaşıp hayattan, gerçek yaşamdan toprakları kendime katamadım. Dışarıdan bakıldığında tatlı bir taşra kafam, ama aslında cezaevi kurmak için şehirden uzak seçilmiş bir mahalle.

Asiye, yani ben. Uzun süre hayatı ve yaşamayı sevdiğimi düşündüm. Şimdi de sevmiyor değilim ama yaşamaya ve yaşamıma dair hiçbir şey hissetmiyorum açıkçası. Otuz dört yaşındayım ve bunca zaman beni salla pati yaşatan neydi diye çok düşünüyorum. Pek bir şey yok bulamıyorum. Ben yalancıymışım sadece bunu bulabiliyorum. Evet, Asiye iyi bir yalancı, yan ben. Ama yalanları gizli kanunlarla ilk ve tek uygulayıcısı kendisi. Yatsı vakti otuz dört yıl sonra geldi. Mum söndü. Yalanlar açığa çıkınca utandı ve gitti. Asiye, yani ben yalnız kaldım. İçimin elverdiği kadar devam ettim yaşamaya. Yeni yalanlardan korktuğum için gerçek basit az çok emin olduğum Asiyelikler yaptım. Nergis aldım mesela. Yalan değil sarıyı da bir tek onun kibarcık çiçeklerinde severim, beyazdan ipek gibi yapraklarının dibinde. Kokusunu çocukluğumdan beri severim zaten. Koku demişken bende bir anı var gerçek mi yalan mı bilmiyorum ama çok masum, o anım hep portakal çiçeği kokar. Çocukluk odam, çocukluğum, okul servisi bekleyişim aynı kokuda. O kokuyu buldum işte. Bir şişeye doldurmuşlar benim çocukluğumu sanki. Sıkmaya kıyamayıp kapağını açıp kokluyorum sadece. Bir de tereyağı var. Sadece yalanlarım değil kanım bile beni terk etse tereyağına tepki veririm gibi gelir hep. Kurabiye bilmem ne büyük lütuf değil mi? Bugün karamel yapmayı öğrendim. Resmen aşığım yaşamaya! 

Mutfaktan çıkarsam nefessiz kalacakmışım gibi anlattım ama aylardır mutfağa girdiğim yok. Dün nergis aldım, canımın çok çektiği yemeği yaptım da biraz güç kuvvet geldi herhalde ondan. 

Hayatımdan insan çıkarma yaşımı çoktan geçtiğim için artık zorlanıyorum, zorlandığımda mutfağa kaçıyorum. Büyük burunluluk gibi olmasın ama kimse bi bok beceremiyorlar zaten. Kimse peşimden gelmiyor. Eskinden bu durumu “yedirip içirmeyi çok seviyorum” diye yorumlardım. Şimdilerde de “beni bi yalnız bırakın da ister yiyin ister dağıtın” diye yorumluyorum. Yorum farkına geç gelen olgunluk da eklenince bunu kendimden hep gizliyorum.

Kıymet verdiğim şeyler çoktu. Bunlara biri ters baksın, biri dil çıkarsın alırdım aşşağı. Tabii kendi kafamda. Evet o küçük kafamda. Kaç kişiyi öldürdüm, kaç ölüm ölümüne üzülürken affettim bi bilseniz. Üzüntüyü kaldıramadığım için antikacıya çevirdim içimi. Antika dediysem öyle kıymetli şeyleri biriktirdiğimden değil. Neyin nerede neden olduğunu unuttuğumdan. Yıllarını, ilk gelişlerini, ilk karşılaşmamızdaki heyecanımı, onu tutmamın nedenini unutmamdan.

Böyle böyle niteliksiz savaşlarla yoruldum anlayacağınız. Asiye kim dediklerinde söyleyecek iki çift lafım kalmadı. Ama bugün sorarlarsa, karamelli tart yaptım ondan bir dilim ikram ederim. Konyak da biraz kaldı.

7.1.21

Ani.

 



Taşradan bozma büyük şehrin en kayda değer isimlerinden biriydi Demircioğlları. Kayda değen insanlarla bir bağı yok bu öykünün aslında. Şehirde hayatın olduğunu, gelen geçenin az da olsa anlatmak için bu ailenin varlığına ihtiyacımız var. Bu ailenin, yani Demircioğullarının yıllar sonra hikayeye dahil mal paylaşımı bahsinden. Pek tanık olunası bir hikaye değil yani. Beş katında mutlu kiracıların ve apartman görevlilerinin en naif hikayesi sunmaya değer zaten.

 Yıl 94-2002 arası…

Beş katlı Demircioğlu apartmanında aslında kapı görevlisine pek de ihtiyaç yoktu ama işte küçük değiştirmek büyük insanlarının oturduğu bir apartman tam teşkilat hizmet sunmalıydı. Aylık topu topu üç milyon gelen otomat faturasını takip etsin, ekmekler gazeteler eksik olmasın, giriş kapısının önündeki bi kol boyu uzunluğundaki saksıdan hallice topraklık boz kalmasın diye Nejat ve Oya her gün erkenden görevinin başında olurdu. Doğma büyüme bu şehirlilerdi ama değiştirmek tapusunu alacak kadar da buralı değillerdi. Görev için gelmiş olan 2 numara elbette daha çok buralıydı. Nejat Oya'yı Oya Nejat'ı bulunca bu büyük kavgalardan vazgeçmişlerdi zaten. Dört duvarları, kaynayan ocakları vardı. Apartmanda keyifleri de yerindeydi bi 'yandan. İş erkenden biterdi, çok kirlenmezdi zaten ortalık. Evlerin tek tek alışverişlerini bile yaparlardı da yine zamanları kalırdı. Üstüne bir de bahşiş. Oya bahşişlere hiç dokundurtmazdı. Bi iç şehidinden bozma kumbara yapmıştı. Holde duruyor diye de parlak dergi kağıtlarıyla kaplamıştı bi güzel. Renkleri de denk getirmiş bi de orta öğretiminde öğrendim kağıt kırma dersinden bi çiçek yapıp yapıştırmıştı üstüne. Akşam eve girerken ilk iş, bahşişleri o kutuya atmak olurdu. O para bebek içindi. Biricik kızları, evlerinin neşesi için biriktirirlerdi. Allah afetsin hep kız niyet ettiler. Erkek evlat olsa elbet üzülmezlerdi ama dil yani işte, ne var kız olsun, ”Allah içimizi zaten biliyo nejat, rol yapma işte kız bekliyoz biz” derdi hep Oya. Evleneli beş yıl olmuştu. Artık evde sesine ihtiyaç duydukları yıllardı. İçten anlatmak istediklerini ama hiç de dert yanmadılar neden olmuyor diye. Hep evde ses çıkartacak neşeyi Nejat yaratırdı zaten kritik anlarda. Oya'da üretken kadındı, zaten çok  dedikodunun döndüğü sırada sakınırdı kendin iş güç uydurarak. Hem de bi güzel anlatırdı kendini işlerken bi yandan. Konfeksiyon işi peşinden hanlar mı gezmedi, ütücü kuru temizlemecilerde mi çalışmadı. Elinden onu işi öyle ya da böyle getirtti Oya.

Bu hayat arkadaşlığı yalnızlığını 94 ilk haftası bozdu. Ne mutlu bi bozuş.   Diledikleri can topalak bir taneli kucaklarındaydı. Yılın en soğuk hastanede dört dönen Nejat'ın hiç böyle ısınmamıştı. Kızı olmuştu. Oya sapasağlam, kızı dipdiriydi. Al yanaklılarım diye izledi Nejat. Ertesi gün eve geldiler. Apartmandakiler medeni insanlar, halden de anlıyorlar. Hiç ses etmediler günlerce, hatta eksiğiniz, ihtiyacınız var mı diye onlar çaldı kapılarını. Sağ olsunlar.

Dilek, doğduktan sonra Oya apartmanın işlerini bıraktı. Adı da Dilek oldu. Öyle pek bi hikayesi yok aslında. Hastaneye kayıt olsun diye emaneten Oya'nın rahmetli annesinin adını vermişlerdi öylesine hastaneye Elif diye ama o sayılmazdı tabii. Hastaneden eve geldiklerinde Nejat derin bi iç çekip Oya'ya ne güzel dilek kız bak şıp diye aynısı oluverdi diye sulandırdı gözlerini. Dileğim diye öpüp koklarken o dakika Dilek kaldı adı bebeğin.

Asıl adını kendi çok yakında alacaktı ama Ani.

Aylar tıngır mıngır geçerken, Dilek beşiğinden çıktı. Beşiğinden çıkmasıyla hastanelerin yollarına düştüler. Oya'nın katiyen anlamayacağı, anlayabileceği kadar kolay olsa bile konduramayacağı şeyler dediler Dileğine. Zihnine aklına bulaştılar, el kadar bebeğin aklını ne bilsinler diye diye hiç inanmadı Oya. Ama 5 numaradaki Ayşe hanım doktordu, o sağ olsun hep ısrar etti, Oya'yı olmasa Nejat'ı ikna etti. Kontrollere, testlere gidip durdu Dilek. Bebekken hep ağlardı, çok ağlardı.

Apartman boşluğunda volta atardı Nejat hep omzunda Dilek. Yıllardır apartman girişinde asılı olan olan koca tabloyu yeni fark etmiş gibi izlerdi. Onca yıl tozunu aldım durdum, hiç nedir diye bakmamışım şuan bak pek de heybetli bir şeymiş ”diye geçirmişti bile bir gün. Bazen tablonun bir köşesine bakakalır, yerinde yayılırken Dilek'in çığlığıyla kendine gelir voltaya devam ederdi. İşte bu apartman boşluğunda yankılanan sesten geldi Dilek'in adı. Ani. Tek ağzından çıkan bir şeye benzer kelime buydu. Anne deme zamanlarını çoktan geçtiği tek kelimesi "annni" olurdu. Anne diyor herhal diye ilk duyulu mutlu bile olmuştu Oya. Bir bebeğin ilk söylediği kelime akılda kalır ya Dilek'in yani Ani'nin ilk kahkahası akılda kalmıştı. Şişe kadar gövdesiyle örümceğinde oturmuş megafondan gelen her bir sese, hiç birini aksatmadan gülüyordu. Rahatın kaçtığının alarmı olan megafon sesi artık o ev için mutluluk sebebine dönmüştü. Her dakika her saniye bir şeyler istesin de megafona bassın istiyorlardı. Kahkahasıyla birlikte bebek annesi olmak üzere olmak üzere acılar yaratsa da neşesiyle görevli katı dahil beş süteyi neşeye buladı. Ağıdıyla gelen adı evde neşeyi anımsatır oldu.

Apartmanın en küçük çocuğu 18 yaşında, üniversite sınavına mütemadiyen ... Cemil olduğu için tazecik hayatın ağıdı hiç yük olmadı kimseye. Oya çok değişti tabii. Avuç  kadar bebeğine yarım akıllı mı demediler, hasta mı demediler hastanelerde. Ayşe hanıma güvendi en iyi doktorlara, hemşirelere Ayşe hanımın kucağına teslim etti bebeğini ama yok ne aklı aldı ne yüreği olanları. Ani kadar güçlü değildi de o yüzden yıllar aldı Ani'nin neşelenip hayatın farkına varması. Nejat bambaşkaydı zaten. Her kız çocuğunun sevgisine aşık olabileceği bir baba. Görmezden geldikleriyle, kafasına fazlaca taktıklarıyla, gizleyip saklayıp ama yeri geldiğinde kalbini ellerine verip anlatmasıyla en güzel baba, en derin insan olmuştu Ani ile birlikte. Oya biricik karısı Ani hayatına yön veren en sevdiği şeydi şu dünyada. Üzülüp dert edilmiş hiç zaman kalmıyordu onları sevmekten zaten.

Ani apartmanda gezecek, kapı kapı şirinlik yapacak yaşlara geldiğinde “Ani” artık ağıdı değil onun kahkasını herkese hatırlatıyordu. Ani gülerken de ağlarken de hep aynıydı. Hepsi onun gülmesini “diledi”, adı hep öyle kaldı.

 

1.5.20

Mektup.


Ben. Ne kadar tanırsın sen beni? Tanıdığın kim bilir misin? Beni bilmeyen bir sen varsın sanki hayatımda. Kendimi anlattığım, hikayeler yaşayıp yaşattığım kadar varım gibi gelir hep bana. Sen hiçbir hikayemi yaşadın mı benim? Hikayelerime tanık olmaya hevesli insanlar kalır herhalde hep yanımda. Bak bunu da bilmezsin sen muhtemelen. Bunca yıl kimi tanıyıp inandın da tuttun hayatında onu merak ediyorum ben aslında, o yüzden yazıyorum bu mektubu sana. Senin sence hayatına dahil ettiğin beni merak ediyorum. Mektubun sonu “nasıl bilirdiniz” sorusu ile defin yaşatmazsa bize, belki merak eder de sorarsın bana.

Gördüğüm ağaçların adını araştırır mıyım ben sence, yoksa bakıp geçer miyim çiçeğinin rengine? Defne ağacıyla kaç yaşında tanışmışımdır mesela ben? Çok para verip üç beş yılda bir mi ayakkabı alırım ben, yoksa yirmi liraya rengarenk ayakkabılar mı alırım? Alışverişe  çıkarken liste yapar mıyım evde, buzdolabında durur mu eksik listem hep, yoksa evden bihaber mi dolanırım pazar yerinde. Çok konuşurum mesela bunu bilir misin? Biraz sulugöz olduğumu bilirsin ama onu da yanlış bilirsin. Ben daha çok mutluluktan ağalarım, sense hep çaresizlikten ağladığımı gördün benim. Ben senin sevdiğin yemeği yıllar sonra öğrendim. Sen sormadın sen ne seversin diye. Cevap veremedim diye benim de en sevdiğim yemek yoğurtlu makarna oldu, senin olduğu gibi.  Dünyada en çok babama düşkünüm mesela, bunu belki bilirsin ama korkmazsın babasına çok düşkün kadınları üzmekten.

Titiz miyim ben, dağınıklığımı sever miyim? Şarabı mı daha çok severim birayı mı? Kaçıncı bardakta sarhoş olurum ben? Favayı mı severim humusu mu? İnsanlara masa kurmayı sever miyim? Yeni yemekler denemeyi, onları en güzel tabaklarımla sunmayı sever miyim? Herkes gittikten sonra da “oh” der miyim? Yalnız kalabileyim diye Kalabalıklara girer miyim?
Bitki yetiştirebilir miyim sence ben? Renkli çiçekler mi severim, yeşil koca yapraklı bitkiler mi? Sence kaç kere solucan gübresine takıp toprak harmanlamışımdır balkonda. Çileği, karpuzu çekirdekten mi filizlendiririm ben, fidesini mi alırım? Balkoncu muyum bahçeci mi? Çay sever miyim, bunu hatırlaman lazım. Tatlıya ne kadar düşkünüm? Keyfim yerine gelsin diye bana gofret alır mısın? Aklına gelir mi beni mutlu etmek için gofret almak.
Bisiklete binmeyi biliyor muyum ben? Parkları, bahçeleri sever miyim? Peki ya Rilke’yi? Balıkların hangi mevsimde bereketlendiğini bilir miyim? Canım poğaça istediğinde evde mi mayalarım hamuru? Kaç iş değiştirdim ben bugüne kadar? Bu ilk evliliğim mi? çocuk ister miyim sence ben? Sahi, sence ben kızımın adını ne koyarım? Eski bayramları özlemiş miyimdir sence? Büyüdüğümü nasıl anlamışımdır? Öykü mü severim roman mı? sence ben avlulu bir evin üst kattaki penceresinden  dışarıyı izleyen Raziye miyim, Mahremiyet apartmanının arkaya bakan bir odasında hafif esintide küpesini düşürmüş Füsun mu? Hadsizlik mi ettim, böyle hikayelerle bir anılmaya layık mı sence benim adım?

Neşem yerinde midir genelde? Kinci miyim sence? Mutfakta dans eder miyim? Kendi sesimi güzel bulur muyum? Dünyanın tüm danslarını yalnız mı ettim ben bugüne kadar? Yeşillikleri yıkarken başka, ayıklarken başka şarkı söyler miyim sence, ikisini farklı iş diye görür müyüm? Yeşilliği yıkadığım suyu balkona döker miyim? Takar mıyım bu dünya meselelerini kafama?
Kuşları ayırt edebilir miyim? Serçeyi tüm kuşların küçüğü mü bilirim, yoksa büyüyemeyecek olmasına zorla inandırır mıyım kendimi? Kargaların seslerine güler miyim? Tanıdık kargalarım var mıdır sabahları balkonda denk geldiğim? Kaç ev değiştirdim bu güne kadar, kaç kere taşındım, taşıdım onca anıyı sence?

Et yer miyim? Dedikodu sever miyim ben? İyilik ve kötülük üzerine düşünen biri iyim sence? Dünyayı gezmek ister miyim? Nereleri görmek ister, nerelerde bırakırım sence aklımı?  Sence benim şehrim hangisi? Sever miyim ben hayatı, yaşamayı?

23.4.20

Eşarp.


Zamanı geldi artık. Nermin’in yerinde başkası olsa çoktan karar vermişti deli olmaya.  Nermin gibiler deliremez öyle kolay kolay çünkü. Kışlık kavanozlar hazırlamalı, buzluğu biraz yemekle doldurmalıydı. Evdekiler ne yer ne içerdi sonra.  Akıl kendini birden salmıyorsa eline tokmağı alıp zeytin gibi çatlatmak lazım kafayı, bile isteye, acın çıksın diye. Kısaca Nermin “götünü vermiş bayıra, adını salmış deliye” deyimindeki mabadın kafası rahat insan olmak istiyordu.

Evdekileri takip etmekten vazgeçmişti artık. Karakoldan gelen telefonlara da alışmıştı, kaçak göçek akrabaların yersiz ziyaretlerine de. Kim bilir kaç tane sözde yeğeni kız kaçırıp gelmişti Nermin’in evine. Kaçan kızlara kol kanat gerip sabahlara kadar onlara akıl vermeler, yuvalarına ön ayak olmalar derken kendi kızı da kaçtı. Ama neyse ki kocaya kaçtığı falan yoktu kızın. Dünyayı gezecekmiş. Küçücük şu evde ne bunalmış benim kızım demek diye diye hem hak verdi kızına hem de biraz buruldu içi gitmesine. Öyle gezip gelmeyecekti çünkü biliyordu. Kim geri gelirdi ki zaten. Ses de etmedi hiç, aklı başındadır benim kızımın dedi durdu. Kocası da ikinci emekliliğinden sonra iyice süs bitkisine dönüverdi evde. Erken emekli ettiler diye şantiyelerde iş ayarlardı kendine, hem daha rahat çalışırdı hem de kazancı iyiydi.  Yaşlandığını bir günde kabul etti Hüseyin bey. Bir gün eve geldi, bir daha çıkmadı neredeyse. İşi bıraktığını üç gün sonra söylemiş Nermin ablaya. O da öyle laf arasında Nermin abla sormuş yeni şantiyeden aramadılar herhalde seni diye. Emekli oldum ben demiş. Mevzu bitmiş. Önceden olsa Nermin ablanın içine batardı bu, artık Hüseyin beyin bu uzaklığına muhakkak alışmış olmalıydı. O kahvaltıdan sonra Hüseyin beyi hep aynı yerde gördü, geçti Nermin. Yıllar önce camla içeri aldıkları balkonun köşesinde, kollu sandalyesini plastiği orasına burasına batmasın diye en az üç dört minderle bezemiş, yüzünü çiçeklere vermiş oturuyordu hep. Hayattan da emekli olmuş gibiydi.  Büyük oğlan da Almanya’daydı zaten. Bir gün kursa yazıldım ben diye geldi eve. Dil öğrenecek oğlan, heralde bıraktığı üniversiteye devam edecek derken iki ay sonra ben gidiyorum diye geldi. Evlendiler aceleyle, gitti. Eski karısı ve kızı da buradalar, hatta bizim semtte. Oğlan Almanya’ya çok alışmış da gözü dönmüş. Ne ev ne aile bilir olmuş gelinin dediğine göre. Boşanmışlar, o da torunu almış gelmiş. Sadece ben değil Nermin abla da bunları böyle anlatıyor. Onun da haberi yokmuş bu olanlardan. Torunla gelini bir gün kapıda görünce şok olmuş. Gelin de kapı ağzında öylesine anlatmış, torunu bırakmış bi iki saatliğine, çekmiş gitmiş. Evdekiler neye uğradığını şaşırmış. On yaşına gelmiş torunlarını en son gördüklerinde daha yeni adım atan topalak bir bebekmiş. Şimdi koca kız, nenesi dedesi ona yabancı tabi, haklı suratsızlıkta. Bir de en küçükleri var ki onun bi zararı kendine ama ne zarar ziyan. Dine verdi kendini diyor Nermin abla ama, nasıl din o öyle. Bildiğimiz namazlı oruçlu dinlerden değil. Örgütleri var, toplantıları var. Kılık kıyafetleri bile bir örnekmiş zaten. Gencecik rengarenk çocuktu, nasıl yıkadılar beynini kim bilir. Omuzları bile bi düşük yürüyor artık, gözleri kısık. Kimsenin görmediği neleri arıyor şu hayatta da bu yollara sapmış anlamadık doğrusu.

Gelelim Nermin’in büyük kararına. Uzun uzun düşünmedi, bi sabah kalktı ve karar verdi, delirmeye.  Tıpkı Hüseyin beyin emekli olduğu, kızının kaçtığı, oğlunun boşandığı, diğer oğlunun da dindar olduğu gibi. Tek farkla, evi temizledi, yemekler yapıp koydu dolaba, kartların aylık borçlarını ve faturaları yatırdı, aidatı peşin peşin ödedi, balkonda baktığı  biberlerinden tohumluk ayırdı, aile hekimine gidip tansiyon ilaçlarını yazdırdı. Yaklaşık dört gün sürdü hazırlığı, artık delirebilirdi. Önce evdekilerin ve arada gelen gelininin gözüne sokarcasına acayiplikler yaptı. Yani her sabah yaptığı şeyleri yapmadı, kahvaltı hazırlamadı, alışverişe çıkmadı, balkonlara su tutmadı, çamaşırları yıkamadı.  Baktı ki böyle olmuyor attı kendini sokaklara, o park senin bu park benim gezdi durdu. Gittikçe sevdi bu delirme işini. Konu komşu yavaş yavaş seziyordu. Ben anlamıştım ama, o Çarşamba pazara gelmedi benimle, ziline bastım evde yokmuş. Yapacağı şey değil benden önce pazara gitmek zaten şaşırdım. Pazarımı yaparken bizim yeşillikçi sordu, Nermin abla nerde diye. Gelmedi mi o erkenden dedim de, gelmemiş. Poşetleri evin kapısına bıraktığım gibi indim Nermin ablaya. Gelmiş, kapıyı o açtı. Bakışlarından anladım, bi hinlik var gözlerinde. Neredesin sen gibi sorular planlamıştım kafamda sormak için, öyle görünce vazgeçtim. Vardır bi bildiği dedim. Her gün bir acayiplik yapıyordu artık. Bir gün bahçe tarafından geçerken Hüseyin beyi ayakta gördüm, çiçekleri suluyordu. O an anladım Nermin ablanın oyununu. Çok güldüm kendi kendime, oh be iyi yaptın kız abla diye söylenip durdum gün boyu. Bu hali beni güldürüyordu hep artık, korkmuyordum, oyununa ortaktım. Bir gün hep çenesinden bağladığı kahverengi eşarbını bandana gibi bağlamış, koca bir de fiyonk yapmış  kafasının üstüne öyle oturuyordu sitenin kamelyasında. Göz göze geldik, güldüm, güldü. Ortaklığım resmi olarak tanınmıştı. Aklını kaybetmediğini, onu makromeden ördüğü siyah el çantasının içinde satenden yaptığı gizli bölmede iki dal parlement  ile sakladığını bir ben biliyordum.