6.4.23

Manav Şükrü




 Sakal bıraktım. Tıraş olmayalı üç koca gün oldu, bakalım kim farkedecek ilk önce diye herkesin gözünün içine bakıyorum ki gözlerini gözlerimden kaçırsınlar da yanaklarıma düşsün bakışları. Bir değişiklik var sende desinler, hayırdır Şükrü desinler, zayıfladın mı sen ya da sen biraz kilo aldın be Şükrü kes şu pideyi desinler ben de onlara bir şey demeden bi ufak sırıtıp eskisinden daha kıllı gamzelerimi göstereyim. İşte o zaman anlasınlar, ooo ne de yakışmış sakal be Şükrü desinler istiyorum. Ama yok. 

Bir de kışlık domates zamanı ya, iki büklüm teyzelerin bile gözü yeni gelen domates kamyonunda, imkanları olsa tepelerine tırmanıp teek tek seçecekler her bir domatesi. Gözleri dönmüş gibi bursa domatesi bekliyor tüm mahalleli, Şükrü’nün sakallarını kim ne yapsın. İşin kötü yanı bizim biraderler de yorgun , bitik. Kamyon kamyon domates geliyor her gün. Geceden hale gidenlerimiz var, sabah dükkanı açıp hazır edenimiz var, kamyonu karşılayanımız, mal indirenimiz var. Gerçi bu kışlık zamanı sağolsun mahalleli kamyonun tepesinde bitiriyor malı da yine birimizin kamyonun tepesinde durması gerek, öyle çarık çürük karışmasın da aman kötü olmasın insanların kışlıkları. Kasada da büyük abimin karısıyla büyük oplan duruyor neyse ki, onlar iş bilen  insanlardır. Gülten yengem de tüm mahallelinin Emine Bederidir sağolsun. Köy biberi alana sarımsak da satar yağlı turşusunu yapsın diye. Yağlı turşu ne diyene de hemen verir tarifi orada. Tam o sırada yan tezgahtan Fethi girer araya. Yağlı turşu tarifini dinleyen şanslı müşterinin hemen ardından sıradaki müşterinin patates soğanını tartar. Ona bir kasa yapmaya yer yok dükkanda o yüzden ona bol cepli bi bel çantası aldık. Fişleri, bozukları, kağıt paralı hep bölme bölme tutar önündeki çantada. Büyük para gelince de arka cebe cüzdana. Ana oğul tıkır tıkır işleyen sistemlerini kurdular yani, aklımız hiç kalmaz kasada. 

Öğlen gelen ufaklıklar var bir de. Birisi on yaşında daha, bir çene var ki of. Yeminle sırf ona gelen müşteriler gördüm. O neyin başındaysa ondan kilo kilo torbasına dolduran gördüm. Batu işte bizim, o da ortanca abimin son çocuğu. Ailenin en miniği. Onu da aldık koyduk bu dükkana ya bizi de ne dert bulsa yeri. Ama ablası, amcaoğulları, babası burada ee o ne yapacaktı okuldan sonra. Okul sonrası mesaisinde bir de Melisamız var. Hepimizin prensesi. Öyle her gün gelmez ama geldiğinde belli eder kendini. Yeşilliklerin orada durur, sular, lastiklerin rengine göre dizer rokaları. İlk dükkana gelip gitmeye başladığından belliydi ama yeşilliklerin başında duracağı. Basbaya taze soğanla sarımsağı ayırt edişinden. Hiç öyle kokusuyla tipiyle de değil bak. Yeşilden sapını iki parmağı arasına alıp oynatırdı elini, iki yan değerse yumuşak cıvık birbirine soğan diye bağırırdı. Yok tek yaprak sert ikiye katlanırsa hemen sarımsaak derdi. Öğrendi baya ama yine de bu sınava sokardı kendini her geldiğinde dükkana. Sonrasında tereyle rokayı ayırt etmesi vardı. Onda biraz zorlandı ama ikisini de az sevdiğinden çabuk öğrendi. 

Madem günün mesaisinden gidiyoruz, geldik öğlen yemeğine. Dükkanda bir kap salçamız zeytin yağımız hep olur, o gün en taze neyse, gözümüze en güzel ne göründüyse doğra, yağla, salçala ver fırına. Yanında da ekmek ayran bazen de kola. Mis gibi masa. Bu mevsim yine güzel bizim öğle masası için, yazın son mahsülleri, kışın ilk sebzeleri hepsi var. Patlıcandan sıkılıp pırasayı bile özlediğin bir kaç hafta, işte bizim sonbaharımız. Domates desen bol etli bu zamanda zaten, sadece başlı başına mis gibi yemek. O gün neyi yağlayıp gönderdiysek fırına öğleden sonra bir gibi gelir. Kimimizin ikinci kimimizin üçüncü öğününü sırayla oturur yeriz. Yemekten sonra tam ağırlık çökecek derken enişte meyve arabasıyla gelir. Meyve saati iki üçtür bizde. Eniştem halden direkt pazar yerlerine gider. Biraz satar biraz alır biraz müşteri çeker dükkana. Bugün son kayısılarla gelmiş. Arabanın arkası tepeleme kayısı dolu. Reçellik kayısıyı kaçıranlar üşüştü başına. Akşama kalmadı bomboş araba. Ee ettik mi akşamı. Biz erken kapatırız. O iki yan sokaktaki halk pazarı gibi saati dokuz on etmeyiz. İş dönüşü eve giderken yapılan alışverişte kim bize niye gelsin zaten. Tazeden al yıka, kıy da ateşe koy yemeğini yap. Ooo o işler öyle olmaz. Abim çözmüş elalemin mutfak düzenini, helal olsun. Haftada bir gün alışverişe gelip elleri kolları dolu çıkanları mı izledi, eve yorgun dönenlerin yüzünde soğanı yemeklik kıyacak cesareti mi görmedi bilemem ama tebrikler valla. 

Bakın siz ya, bir gün daha bitti. Kimse farketmedi şu Şükrünün sakalını. İki gün üç gün hesabımın küçük olduğuna bakmayın günler çok uzun bizde. Güneşten çok önce güneşten çok sonra. Dünyadan biraz daha hızlı yaşlanıyoruz biz, dünyadan hızlı dönüyor günümüz. Hızla geçip giden ve yakalayamadığım günlerden laf açasım yok. Ben de aynı Batu gibi çok küçükten alıştım bu duruma, isyan yaradana ulaşmadan abilere çarpıyor bizde. Onlardan da fena sekip çarpıyor bize. O yüzden elimizi ayağımızı çektik isyan işlerinden. Ama şu kışlık zamanı ne abi ne din iman kalıyor insanda yorgunluktan. Tüm dünyayı mı doyuracaksın be ablam o ne menemenlik biber almak. Teklif etsek hale bizle gelmezse, bizden evvel uyanıp hazır olmazsa ben neyim. Hadi domates biber kasayla tart gönder bi kolaylığı var bize, ama bu barbunyaya olan özen ailenin tüm fertlerini sabır taşına çeviriyor. Sapasağlam bir kabukla tohumunu saklamış bir sebzeden manav tezgahında bu kadar şeffaf olmasını bekleyen abiler ablalar kamp kuruyor resmen. Gözünü ve iki parmağını aynı derecede sıkıp bol tanelileri seçen mi dersin, renklerine göre bol kırmızılıları ayrı torbalayan mı dersin, büyükleri kart küçükleri de içi olmamıştır diye savurup o muhteşem orta boylu barbunyayı arayanı mı dersin. Ebru sanatından nasiplenmişcesine serilip tezgahta öylece duran avuç avuç barbunyaları sırf bu kampçılar yüzünden arkaya almak zorunda kaldık. Sadece bize değil milletin kaldırımını da işgal etmeye başladılar diye sırf. Bamya en temizi bu konuda. Hem huylananı çok hem pahalı. Beş kasa domates alan ev iki kilo bamya ya alır ya almaz mesela. Çok seveni de yok tüylü şeyin. Tüy dedim yine aklıma düştü, kimse farketmedi sakallarımı bugün de. Bir de tüy deyince aklıma geldi. Yarın son  şeftali gelecek dükkana. Millet bamyadan ben şeftaliden huylanırım. Lise zamanları şeftali olduğu günler gelmem ben dükkana diye ortalığpı ayağa kaldırmışlıpğım bile var hani. Tabii şimdi o evham kalmadı. Huylu kaşıntılı dükkanda o köşe onun bu köşe benim günü atlatıyoruz şeftali kasalarıyla. Dedim ya yıllar var böyle kaçar dururum şu içi başka dışı başka şeyden ama ilk defa benim gibisini buldum, daha doğrusu gördüm. Anlatayım biraz da bakın yoldaşımı buldum diye, belki anlarsınız benim durumun vehametini. 

Geçen yaz sonuydu o zaman fark ettim Ayşe ablayı ben. Taze börülce var mı gelecek mi diye sorup durdu bi kaç gün. Tazesi ne gezsin ablam buralarda kurusu az ilerdeki baharatçıda var diye karşılık alıp durdu hep. Meğer tazesini ayşe kadın fasulye gibi yemek yapmak için sormuyormuş. Haşlayıp sarımsaklı yoğurt üstüne de acılı domates sos yapıyormuş. Bi’ akşam Gülten yenge anlattı. Ona da sormuş da o da nasıl yapıyorsun tazesini diye sorunca anlatmış. Gülten yengemin tarif aldığı da çok nadirdir ordan dikkatimizi çekti zaten taze börülceci abla. O sonbahar hale bile gelmedi börülce zaten. Gelse kesin bizden biri üç beş kilo da olsa ayıracaktık hem ona hem Gülten yengeme, ama yok bulamadık. Bu baharda da domatese, bibere çok gelip gitti o zaman sordum “abla bu yıl taze börülce buldun heralde sormuyon hiç” diye. Meğersem İzmir’den kızı getirmiş koca valiz dolusu. Dolu dolu bi afiyet olsun dedim. Hakikaten de en çok size afiyet olsun Ayşe ablam o börülceler. Taze bakliyatla kurduğumuz muhabbet yeşilliklerle oradan kışlık domateslerle ilerledi gitti. Bizim burada böyle mevsimlik ahbaplıklar çok olur. Ayşe abla her mevsim kendine manavlık iş çıkarır oldu diye köklendi ahbaplığımız çok şükür. Ama asıl gün o şeftalilerin kamyonun kasasından inerken oldu. Ayşe abla karşı kaldırımda kamyonu azıcık geçmiş duruyor kuruyemişçinin dükkanının önünde. Kahve çektirecektir kesin onu bekliyor kapıda. O sırada ben de uzaktan gördüm bizim kamyonu, biliyorum da o gün şeftali gelecek ya çektim kendimi arka kuytuya. Bir yandan da gözüm dükkanda nolur nolmaz diye tabii. Tam o an Ayşe ablayı gördüm yine yandan, bekliyorum göz göze gelirsek selam vereyim diye. Bi baktım Ayşe abla kısacık saçının ensesine azıcık dokunan kısmı bile fazla geliyormuş gibi bir tutam saçı evirip çevirmeye başladı. Kaşınmaya, kafasını daha fazla nefes alabilirmişcesine yukarı kaldırıp kaldırıp küçük küçük savurmaya başladı. Ne yapıyor bu kadın diye ufacık dikkat kesilmişken, kasanın üstünden küçük eniştemin “Şükrü yakala” sesine kafamı bir çevirdim ki, öf. Bir koca şeftali havada döne döne bana, tam suratımın ortasına doğru geliyor. Hapşırsam mı, yerinden söker gibi burnumu mu kaşısam, boynumu mu ovuştursam bilemeyerek seke seke savurdum kendimi tünediğim köşeden. Benim çekilmemle şeftalinin sulu sulu yere yapışması, dağılması bir oldu. Öyle güzel ezildi ki ballı tadı yerdeki sıfatından anlaşıldı resmen. Balı tadı geçtim ben konduğum yerde kaşınmaya başladım bile, sudan kafasını kaldıran köpek gibi nefes alırken farkettim Ayşe ablanın neyden huylandığını. Ben onun kadar kibar olmasam da aynı dertten muzdariptim. Vay be Ayşe ablam dedim, sen daha görmeden mi huylandın o şeftaliden. Bir kaç gün sonra öğrendim, gerçekten ne bakabilir ne dokunabilirmiş. Gördüğüm o ki aynı sokaktan bile geçemiyor Ayşe abla şeftaliyle. Beterin beteri de var be abla manav da olabilirdin demek geçti içimden de demedim. Belki onun da kızı çok seviyordur şeftaliyi de o da benim gibi sınanıyordur kim bilir. Sınamak diye büyük laflar dediğime bakmayın, dert diye anlatmıyorum bunu size. Şeftali olmaz kayısı olur, başka mevsim cennet meyvesi olur, ballı meyveler dert olmaz. Benim dert diye anlattığım şeyi siz biliyorsunuz, kimse sakal bıraktığımı farketmedi. 






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder