11.4.23

Rutinimi bozan siyasiler!




 Geldim kırk dört yaşıma, bir oğlum, hallice bir kocam var sağolsun. Rutinin güveninden çoktan çıkmış, sıkıcılığa koşarak girişi yapan bi hayatım var. Mis gibi açıkçası benim için her şey. Gittiğim marketler hatta reyonları, Annemin doktor günleri, kız kardeşimle kahve günümüz, her şey diyorum işte size her şeyin günü saati gidişatı belli. Sıkıcı geliyor anlatınca biliyorum ama her yönden harika diyebilirim size. Akşam eve gelecek adam belli, sana olan sevgisi ve o sevginin azalış miktarı hep belli. Çocuklar çabuk büyüyor diye onlar biraz belirsiz daha doğrusu sürprizli. Yoksa büyüyecekler, belli. 

Türker, kocam. Biz aynı zamanlarda, farklı defterleri, aynı şekilde kapatan iki insandık. Birbirimizden pek haberimiz olmazdı. Benim fakülteden arkadaşların avare bi dostuydu. Uzaktan izlerdim hep, arada kafam attığında özenirdim onun hayatına, gidişlerini, dönüşlerine. Evet eskiden beklenmedik zamanlarda kafam atardı benim. Arada kaybolurdu, bi zaman sonra haberi gelirdi. Ya bi marangozun yanında işe başlamış ya sanayide işe girmiş ya da yazlık bi yerde plajda şemsiye kiralıyormuş, işleri de baya iyiymiş diye. O zamanlar, insanlar bana da bakıp iyiymiş derlerdi. Tam işt eo kafamın atabildiği zamanlar. Rengarenktim ben. Hem cismim hem ruhum. Boncuklar, rafyalar, kurdeleler, iplikler. Renkli her şey çok yakışırdı bana, ellerime. O yaşların heyecanı ve cahil gücüyle işler kurar batırırdım en alternatifinden. Her yere gittim iş diyerek, ne festivallerden eksik kaldım ne görmediğim bi koy kaldı şu memlekette. Zaten ben gençken çok güzel giderdim. Dönme ihtimalimi hiç dert etmez, tadını çıkarırdım her şeyin. Kimsemin olmadığı yerlerde kimsesiz kalmazdım, ne güçlü, ne kalabalıktım ben gençken. 


Bir sonbahar festivalinde, tüm yazın yorgunluğunu duyduğum ilk serinlikle farkederken bi ses duydum. Onca zamanın kimsesizliğine birisi çıkıp gelmişti sanki. Henüz yüzünü göremeden bir kaç kelime daha duydum aynı sesten. İrkildim, titredim, kalp denen kasın bedenimdeki yerini öyle bi öğrendim ki. Sakinleşemeyerek bu fizyolojk durumu daha korkunç hale getiriyordum, sırayla her organım sarsıldı böylecek. Kesin zehirlenmiştim. Öyle bayat bozulmuş yemekten de değil hani, o sesten. Çok acil müdahaleye ihtiyacım vardı, serum verin ilaç verin diye yakınmak isterken kafamı kaldırdım, göz gördüm. Emindim o an o sesin bu gözlere sahip olduğuna. Gözlerini duyuyor sesini görüyordum sanki. Derin bir nefes aldım, duyduğum gözlerden gözlerimi kaçırmaya çalışıyordum ki kustum. Heyecandan kustum. Sonrasında neler olduğunu anlamadığım ve bu durumu sadece amansız bir hastalığa yakalanmış olmamla açıklayabildiğim için oturup ağladım. Tüm damarlarım, organlarım hasar almış gibi hissediyordum, ikna olamadım bir türlü hasta değil de aşık olduğuma. Oturdum düşündüm, ihtimalleri eleye eleye zar zor vardım bu sonuca. Ne ilacını bulabildim ne de kendimi sakınabildim. 


Ulaş, aşık olduğum adam. Müzisyen, cura çalıyor. Hiç birimize benzemiyor. Hepimiz renkli o krem rengi. Hepimiz yorgun ve coşkun o dingin ve heyecanlı. Bu güne kadar bildiğim hiç bir şey gibi değil. Hem zehirli hem yatıştırıcı. En komik, en şaşırtıcı, en beklenilen, en aklı başında, en bilgili, en mütevazı. Hep o. 


Festival bitti, gel dedi. Gittim. En güzellerinden biriydi ama diğer hiç bir gidişime azıcık bile benzemiyordu. Ilk defa gerisini merak ettim. Dönmeyi istemiyor, dönmek zorunda kalma ihtimalinden deli gibi korkuyordum. Hep yavaş yavaş diye fısıltıyla sakinleştirdim kendimi, Edincik bizi yavaşlatır iyi gelir dedim. Yeni hayat kurmanın heyecanına onunla kapıldım, sakin ve güzeldi her şey. Her gün bambaşkaydı, neler yapabiliyorum diye şaşırıyordum sürekli kendime. Sadece onunla değil kendimle de yeni bir bağ kuruyordum. Her renge büründükten sonra Seda olmaya kalkışmıştım sonunda. Kendi rengimi yaratmaya.


Ulaş gitti. Bana bu öyle sakin anlattı ki sanki anlamam gereken bir şey varmış da anlayınca rahatlayacakmışım gibi. Anlamadım. Heyecandan hatta korkudan kustum. Konu kapanır gibi oldu. Hemen ertesi gün gidecekmiş. Treni öğleden sonraymış. En çok merak ettiğim detaylar sanki bunlarmış gibi anlatıp durdu bunları tane tane. 15:17’de tren mi olur hem, ne saçma. Benden gitmen yeterince saçma değilmiş gibi anlamsız bir sürü şeyin avına çıktım gidişinle ilgili. İkna olamadım. Sen anlamsızlıktan da korkmuyordun belli ki, hepsini teker teker uyguladın. Rahatsız edici normallikteki hareketlerin deva etti tüm gece ve ertesi sabah boyunca. Kahvaltı için güneşin mutfak masasına vurmasını bekledik, her gün yaptığımız gibi. Dün yumurtayı kaynattığımız için bugün sahanda yedik. Arka odaları havalandırdık. Kahvaltı bulaşıklarını yıkarken. Tanıştığımız gece şezlonga vurup ritim tutarak bana çalıp söylediğin şarkıyı açtın. Aaa yeter ama diye bağırdım, içimden. Dışımdan da mutfak masasına yaslanıp seni izledim. Arada eşlik edip nağmeler yaptın, iç çektim. İçimden sana küfürler savurup yumruklar sallamıştım, dışımdan sen hiç yaralanmamıştın. Senin dudağının bile kanamadığı kavga biterken şarkı da bitti. Zihnimde ise sayısız kez döndü nakarat. Bazen dinginleştirmek için bi kez daha söyledim bazen de hesap sormak için. Ulaştan sonra ortalığı dağıtmadım, evden çok eşya almadım, o şarkıyı bir daha hiç dinlemedim, döndüm. Hayattan elini ayağını çekmiş bir ruhsuz olarak, bir çok şeyi anlamamaktan aptallaşmış hissederek, içimdekilere içimin dar geldiğini bilerek döndüm. Uzun bir süre geçmesini bekledim. O şarkıyı bir daha hiç dinlemedim. 


Dönem arkadaşlarımın mezun oldu ben döndükten bir ay sonra. Bu bahaneyle insan içine çıkıp okula gittim. Türker’i gördüm o gün. Daha önce hiç tıraşlı görmemiştim onu gözlerini de o kadar durgun. Anladım ki tek zorunlu dönüş yapan ben değilmişim. Dertleştik biraz o günün akşamında. Olaylardan hiç bahsetmeden sadece yaşadıklarımızın bizi çevirdiği yeni insanlardan konuştuk. “Bu hayat bize böyle artık belki de” deyip durduk. Sakin olmaktan çok uzak tastamam da yorgunduk. Yoldaş oluruz sandık, olamadık. İki kişi aynı anda bambaşka savrulduk, korktuk, öldük, çürüttük içimizi. O cesaretini kaybetti yolda ben de heyecanımı. Bunca şeyi çözememişken bir de üstüne aile olduk. Olması gerekenlere ikna olduk, gerekeni yaptık. Gerisi kaçınılmaz son, rutinlerimiz, başkasının yazdığı doğru çizgiler üzerinden sorgusuz sualsiz ilerledik.


 Bunca yıl sonra artık uzaklaşa uzaklaşa masal olmuş geçmişim nasıl mı düştü aklıma!? O bahsettiğim, son kahvaltıdan beri dinlemediğim şarkı vardı ya, onu seçim müziği yapmış muhalefet. 


Bula bula benim benim biricik hikayemi mi buldunuz be adamlar. Biz bağır çağır inletiyoruz ortalığı ama kim nerede nasıl duyar bu şarkıyı hiç düşünmediniz mi? Kim ne hale gelir, anısı mı vardır, yarası mı vardır diye sormadınız mı hiç? Derin derin nefes aldım, yıllardır kapalı duran kapı açılmış her şeyin tozu dumanı gün yüzüne çıktı, yatıştırmam lazımdı. Yok derin nefesler işe yaramadı, burun değil ki tıka da duyma, duyuluyor her şekilde işte. Koşa koşa eve geldim ben de. Kapıları pencereleri sıkıca kapattım, olur da bizim sokağa da uğrarlar diye. Bi döndüm mutfağa baktım torbaların yarısı ya var ya yok, aceleden bıraktığım yerde unutmuşum bi kısmını torbaların. Geri dönemem, seçimler bitene kadar evden çıkamam. Rutinime karşı sorumuluğumdur bu benim.


8.4.23

Oya ben, beklerim.




Ben hep beklerim, Oya ben, beklerim. Geceden mi gündüzden mi başlar mesaim bilemem. Güneşle ayın sıkı takibi hiç şaşmaz bu yüzden de bilemem ben güneşi mi ayı mı beklediğimi. Güneş doğsun da gün yaşansın diye yaşarken de hadi bitsin de gece olsun diye beklerim. Yemek yaparken beklerim, ağır ateş çünkü yemeğin tadını verir, bilirim. Yemek saatlerini beklerim yaptığım yemekleri yiyeyim afiyetle diye, toksam da acıkmayı beklerim zaten. Çayın demini almasını beklerim. Hem ben zaten soğuktan demlerim çayı bu yüzden daha çok beklerim. Yanına poğaça hamuru yoğururum onun mayalanmasını beklerim. İki kere mayalandırırım ben hamuru, tepsi mayası işin sırrıdır çünkü onu da beklemeyi hiç aksatmam, beklerim. Fırına attıktan sonra pişmesini, fırının saatinin çın diye kulağımda çınlamasını beklerim. Bu sefer öyle boş boş da beklemem ama oturur izlerim tek tek her birini. O en alçak tabureyi mutfağın balkonundan içeri alır otururum fırının karşısına iyice kızarmasını beklerim. Fırından çıktıktan sonra biraz tepside biraz da tele alıp teldeyken beklerim. Hiç ellemem, beklerim güzelce ılısınlar diye. Reklamların bitmesini beklerim, kadın adama artık açılsın diye beklerim, kötü anne artık kötülük yapmaktan yorulsun diye beklerim, dizinin bitmesini beklerim. En çok uykumun gelmesini, artık rüyalara gitmeyi beklerim. Artık yaz gelsin de balkonda bekleyebileyim diye mevsimleri kovalar yazı beklerim. Kışın sonlarına doğru sıkılırım evden artık. Her bir noktasını yeterince verimli kullanırım çünkü kış boyu. Canım parkları bahçeleri çeker. Belediyenin bu yıl ihaleyi hangi çiçekçiye verdiğini, o çiçekçinin de elinde en çok hangi renk menekşe olduğunu merak ederim. Mahallenin tüm parklarına yürümeyi beklerim. Yürürken çimlerin biraz daha uzamasını beklerim. Uzasın da belediye biçmeye gelsin, mis gibi çim koksun her yer diye beklerim. Ne zaman biçilmiş çim kokusu duysam canım kısır çeker zaten, eve gelir bulgurun şişmesini beklerim. Annemle bana yetecek kadar, iki çay bardağı bir de baş göz sadakası, bulgur zaten hemen şişer, çok beklemem. Kısır yaptığımız gün yemeği masada yemeyiz. Büyük boy servis tabakalrımız var onlardan ikisini indirir vitrinden onlara hazırlarız tabağımızı. Büyük boy kare peçetelerden de alırız birer tane tabağın altına, rulodan almayız o gün. Hava güzelse ince uzun balkonda birbirimize dönük oturur, dizlerimize sereriz peçeteleri. Arada sağa sola baka baka yeriz yemeğimizi. Hava serinse de öğlen vakti televizyonu açar karşısına geçeriz, mahalleliyi değil de elalemi izleyerek yeriz bu sefer. Yedikten sonra bulgur sıkar biraz, hazmetmeyi beklerim. Ee bir de biliyorsunuz çayın demini almasını beklerim. 


Ben bir şeyi beklerken, ki bu çok sık olur, başka hiç bir şey yapmam. Hiçbir şeyi araya sıkıştırmam. Öylece yek pare beklerim, beklemek olurum ben. Hakkını veririm beklemenin. Radyoda sevdiğim şarkı çaldığında mesela, hemen bırakırım bulaşığı. Ellerimi kurutup otururum, dayarım dirseklerimi mutfak masasına, dinlerim şarkıyı. Nakaratı ikinciye duyduğumda da bitmesini beklemeye başlarıma artık. Köpürttüğüm su diner, şarkı biter.


Ben hep beklerim. Her yerde beklerim. Evin balkonunda beklerim. Bazen çöp kamyonunu bazen sonbaharı, bazen yeni ehliyet almış delikanlıların arabalarını park etmesini. Mutfakta beklerim. Kaynattığım sütün ılımasını, çöp kovasının dolmasını, soğanın pembeleşmesini. Duraklarda beklerim. Herkesle birlikte otobüs, kendi başıma da gideceğim günleri beklerim. Halk otobüslerinin hiç uğramadığı yerlerden gelecek insanları beklerim. Kuyruklarda beklerim. Annemin maaşını kısım kısım çekerim, evde ekmek olsa bile ucuz ekmek kuyruğunda beklerim. Simit saraylarında, boşnak börekçilerinde sıcak bir şeyler beklerim. Ayda bir kere su muhallebisi yemeye gider, muhallebicide beklerim. Artık kullanan pek yok ama bizim mahallede iki tane var, ankesörlü telefon başında beklerim. Aramasını dilediğim kim var bilmeden, ondan telefon beklerim. 


Bulgurlar şişer, nergisler açar, hamur mayalanır, hükümet değişir, reçellik meyveler tezgaha çıkar, günler doğar da batar da. Olmayanın, gelmeyenin yükü ağırlaşır iyice. Tek bilmediğim ama beklemek için yaşadığım şey boynumu büker. Beklerim!


6.4.23

Manav Şükrü




 Sakal bıraktım. Tıraş olmayalı üç koca gün oldu, bakalım kim farkedecek ilk önce diye herkesin gözünün içine bakıyorum ki gözlerini gözlerimden kaçırsınlar da yanaklarıma düşsün bakışları. Bir değişiklik var sende desinler, hayırdır Şükrü desinler, zayıfladın mı sen ya da sen biraz kilo aldın be Şükrü kes şu pideyi desinler ben de onlara bir şey demeden bi ufak sırıtıp eskisinden daha kıllı gamzelerimi göstereyim. İşte o zaman anlasınlar, ooo ne de yakışmış sakal be Şükrü desinler istiyorum. Ama yok. 

Bir de kışlık domates zamanı ya, iki büklüm teyzelerin bile gözü yeni gelen domates kamyonunda, imkanları olsa tepelerine tırmanıp teek tek seçecekler her bir domatesi. Gözleri dönmüş gibi bursa domatesi bekliyor tüm mahalleli, Şükrü’nün sakallarını kim ne yapsın. İşin kötü yanı bizim biraderler de yorgun , bitik. Kamyon kamyon domates geliyor her gün. Geceden hale gidenlerimiz var, sabah dükkanı açıp hazır edenimiz var, kamyonu karşılayanımız, mal indirenimiz var. Gerçi bu kışlık zamanı sağolsun mahalleli kamyonun tepesinde bitiriyor malı da yine birimizin kamyonun tepesinde durması gerek, öyle çarık çürük karışmasın da aman kötü olmasın insanların kışlıkları. Kasada da büyük abimin karısıyla büyük oplan duruyor neyse ki, onlar iş bilen  insanlardır. Gülten yengem de tüm mahallelinin Emine Bederidir sağolsun. Köy biberi alana sarımsak da satar yağlı turşusunu yapsın diye. Yağlı turşu ne diyene de hemen verir tarifi orada. Tam o sırada yan tezgahtan Fethi girer araya. Yağlı turşu tarifini dinleyen şanslı müşterinin hemen ardından sıradaki müşterinin patates soğanını tartar. Ona bir kasa yapmaya yer yok dükkanda o yüzden ona bol cepli bi bel çantası aldık. Fişleri, bozukları, kağıt paralı hep bölme bölme tutar önündeki çantada. Büyük para gelince de arka cebe cüzdana. Ana oğul tıkır tıkır işleyen sistemlerini kurdular yani, aklımız hiç kalmaz kasada. 

Öğlen gelen ufaklıklar var bir de. Birisi on yaşında daha, bir çene var ki of. Yeminle sırf ona gelen müşteriler gördüm. O neyin başındaysa ondan kilo kilo torbasına dolduran gördüm. Batu işte bizim, o da ortanca abimin son çocuğu. Ailenin en miniği. Onu da aldık koyduk bu dükkana ya bizi de ne dert bulsa yeri. Ama ablası, amcaoğulları, babası burada ee o ne yapacaktı okuldan sonra. Okul sonrası mesaisinde bir de Melisamız var. Hepimizin prensesi. Öyle her gün gelmez ama geldiğinde belli eder kendini. Yeşilliklerin orada durur, sular, lastiklerin rengine göre dizer rokaları. İlk dükkana gelip gitmeye başladığından belliydi ama yeşilliklerin başında duracağı. Basbaya taze soğanla sarımsağı ayırt edişinden. Hiç öyle kokusuyla tipiyle de değil bak. Yeşilden sapını iki parmağı arasına alıp oynatırdı elini, iki yan değerse yumuşak cıvık birbirine soğan diye bağırırdı. Yok tek yaprak sert ikiye katlanırsa hemen sarımsaak derdi. Öğrendi baya ama yine de bu sınava sokardı kendini her geldiğinde dükkana. Sonrasında tereyle rokayı ayırt etmesi vardı. Onda biraz zorlandı ama ikisini de az sevdiğinden çabuk öğrendi. 

Madem günün mesaisinden gidiyoruz, geldik öğlen yemeğine. Dükkanda bir kap salçamız zeytin yağımız hep olur, o gün en taze neyse, gözümüze en güzel ne göründüyse doğra, yağla, salçala ver fırına. Yanında da ekmek ayran bazen de kola. Mis gibi masa. Bu mevsim yine güzel bizim öğle masası için, yazın son mahsülleri, kışın ilk sebzeleri hepsi var. Patlıcandan sıkılıp pırasayı bile özlediğin bir kaç hafta, işte bizim sonbaharımız. Domates desen bol etli bu zamanda zaten, sadece başlı başına mis gibi yemek. O gün neyi yağlayıp gönderdiysek fırına öğleden sonra bir gibi gelir. Kimimizin ikinci kimimizin üçüncü öğününü sırayla oturur yeriz. Yemekten sonra tam ağırlık çökecek derken enişte meyve arabasıyla gelir. Meyve saati iki üçtür bizde. Eniştem halden direkt pazar yerlerine gider. Biraz satar biraz alır biraz müşteri çeker dükkana. Bugün son kayısılarla gelmiş. Arabanın arkası tepeleme kayısı dolu. Reçellik kayısıyı kaçıranlar üşüştü başına. Akşama kalmadı bomboş araba. Ee ettik mi akşamı. Biz erken kapatırız. O iki yan sokaktaki halk pazarı gibi saati dokuz on etmeyiz. İş dönüşü eve giderken yapılan alışverişte kim bize niye gelsin zaten. Tazeden al yıka, kıy da ateşe koy yemeğini yap. Ooo o işler öyle olmaz. Abim çözmüş elalemin mutfak düzenini, helal olsun. Haftada bir gün alışverişe gelip elleri kolları dolu çıkanları mı izledi, eve yorgun dönenlerin yüzünde soğanı yemeklik kıyacak cesareti mi görmedi bilemem ama tebrikler valla. 

Bakın siz ya, bir gün daha bitti. Kimse farketmedi şu Şükrünün sakalını. İki gün üç gün hesabımın küçük olduğuna bakmayın günler çok uzun bizde. Güneşten çok önce güneşten çok sonra. Dünyadan biraz daha hızlı yaşlanıyoruz biz, dünyadan hızlı dönüyor günümüz. Hızla geçip giden ve yakalayamadığım günlerden laf açasım yok. Ben de aynı Batu gibi çok küçükten alıştım bu duruma, isyan yaradana ulaşmadan abilere çarpıyor bizde. Onlardan da fena sekip çarpıyor bize. O yüzden elimizi ayağımızı çektik isyan işlerinden. Ama şu kışlık zamanı ne abi ne din iman kalıyor insanda yorgunluktan. Tüm dünyayı mı doyuracaksın be ablam o ne menemenlik biber almak. Teklif etsek hale bizle gelmezse, bizden evvel uyanıp hazır olmazsa ben neyim. Hadi domates biber kasayla tart gönder bi kolaylığı var bize, ama bu barbunyaya olan özen ailenin tüm fertlerini sabır taşına çeviriyor. Sapasağlam bir kabukla tohumunu saklamış bir sebzeden manav tezgahında bu kadar şeffaf olmasını bekleyen abiler ablalar kamp kuruyor resmen. Gözünü ve iki parmağını aynı derecede sıkıp bol tanelileri seçen mi dersin, renklerine göre bol kırmızılıları ayrı torbalayan mı dersin, büyükleri kart küçükleri de içi olmamıştır diye savurup o muhteşem orta boylu barbunyayı arayanı mı dersin. Ebru sanatından nasiplenmişcesine serilip tezgahta öylece duran avuç avuç barbunyaları sırf bu kampçılar yüzünden arkaya almak zorunda kaldık. Sadece bize değil milletin kaldırımını da işgal etmeye başladılar diye sırf. Bamya en temizi bu konuda. Hem huylananı çok hem pahalı. Beş kasa domates alan ev iki kilo bamya ya alır ya almaz mesela. Çok seveni de yok tüylü şeyin. Tüy dedim yine aklıma düştü, kimse farketmedi sakallarımı bugün de. Bir de tüy deyince aklıma geldi. Yarın son  şeftali gelecek dükkana. Millet bamyadan ben şeftaliden huylanırım. Lise zamanları şeftali olduğu günler gelmem ben dükkana diye ortalığpı ayağa kaldırmışlıpğım bile var hani. Tabii şimdi o evham kalmadı. Huylu kaşıntılı dükkanda o köşe onun bu köşe benim günü atlatıyoruz şeftali kasalarıyla. Dedim ya yıllar var böyle kaçar dururum şu içi başka dışı başka şeyden ama ilk defa benim gibisini buldum, daha doğrusu gördüm. Anlatayım biraz da bakın yoldaşımı buldum diye, belki anlarsınız benim durumun vehametini. 

Geçen yaz sonuydu o zaman fark ettim Ayşe ablayı ben. Taze börülce var mı gelecek mi diye sorup durdu bi kaç gün. Tazesi ne gezsin ablam buralarda kurusu az ilerdeki baharatçıda var diye karşılık alıp durdu hep. Meğer tazesini ayşe kadın fasulye gibi yemek yapmak için sormuyormuş. Haşlayıp sarımsaklı yoğurt üstüne de acılı domates sos yapıyormuş. Bi’ akşam Gülten yenge anlattı. Ona da sormuş da o da nasıl yapıyorsun tazesini diye sorunca anlatmış. Gülten yengemin tarif aldığı da çok nadirdir ordan dikkatimizi çekti zaten taze börülceci abla. O sonbahar hale bile gelmedi börülce zaten. Gelse kesin bizden biri üç beş kilo da olsa ayıracaktık hem ona hem Gülten yengeme, ama yok bulamadık. Bu baharda da domatese, bibere çok gelip gitti o zaman sordum “abla bu yıl taze börülce buldun heralde sormuyon hiç” diye. Meğersem İzmir’den kızı getirmiş koca valiz dolusu. Dolu dolu bi afiyet olsun dedim. Hakikaten de en çok size afiyet olsun Ayşe ablam o börülceler. Taze bakliyatla kurduğumuz muhabbet yeşilliklerle oradan kışlık domateslerle ilerledi gitti. Bizim burada böyle mevsimlik ahbaplıklar çok olur. Ayşe abla her mevsim kendine manavlık iş çıkarır oldu diye köklendi ahbaplığımız çok şükür. Ama asıl gün o şeftalilerin kamyonun kasasından inerken oldu. Ayşe abla karşı kaldırımda kamyonu azıcık geçmiş duruyor kuruyemişçinin dükkanının önünde. Kahve çektirecektir kesin onu bekliyor kapıda. O sırada ben de uzaktan gördüm bizim kamyonu, biliyorum da o gün şeftali gelecek ya çektim kendimi arka kuytuya. Bir yandan da gözüm dükkanda nolur nolmaz diye tabii. Tam o an Ayşe ablayı gördüm yine yandan, bekliyorum göz göze gelirsek selam vereyim diye. Bi baktım Ayşe abla kısacık saçının ensesine azıcık dokunan kısmı bile fazla geliyormuş gibi bir tutam saçı evirip çevirmeye başladı. Kaşınmaya, kafasını daha fazla nefes alabilirmişcesine yukarı kaldırıp kaldırıp küçük küçük savurmaya başladı. Ne yapıyor bu kadın diye ufacık dikkat kesilmişken, kasanın üstünden küçük eniştemin “Şükrü yakala” sesine kafamı bir çevirdim ki, öf. Bir koca şeftali havada döne döne bana, tam suratımın ortasına doğru geliyor. Hapşırsam mı, yerinden söker gibi burnumu mu kaşısam, boynumu mu ovuştursam bilemeyerek seke seke savurdum kendimi tünediğim köşeden. Benim çekilmemle şeftalinin sulu sulu yere yapışması, dağılması bir oldu. Öyle güzel ezildi ki ballı tadı yerdeki sıfatından anlaşıldı resmen. Balı tadı geçtim ben konduğum yerde kaşınmaya başladım bile, sudan kafasını kaldıran köpek gibi nefes alırken farkettim Ayşe ablanın neyden huylandığını. Ben onun kadar kibar olmasam da aynı dertten muzdariptim. Vay be Ayşe ablam dedim, sen daha görmeden mi huylandın o şeftaliden. Bir kaç gün sonra öğrendim, gerçekten ne bakabilir ne dokunabilirmiş. Gördüğüm o ki aynı sokaktan bile geçemiyor Ayşe abla şeftaliyle. Beterin beteri de var be abla manav da olabilirdin demek geçti içimden de demedim. Belki onun da kızı çok seviyordur şeftaliyi de o da benim gibi sınanıyordur kim bilir. Sınamak diye büyük laflar dediğime bakmayın, dert diye anlatmıyorum bunu size. Şeftali olmaz kayısı olur, başka mevsim cennet meyvesi olur, ballı meyveler dert olmaz. Benim dert diye anlattığım şeyi siz biliyorsunuz, kimse sakal bıraktığımı farketmedi.