Geldim kırk dört yaşıma, bir oğlum, hallice bir kocam var sağolsun. Rutinin güveninden çoktan çıkmış, sıkıcılığa koşarak girişi yapan bi hayatım var. Mis gibi açıkçası benim için her şey. Gittiğim marketler hatta reyonları, Annemin doktor günleri, kız kardeşimle kahve günümüz, her şey diyorum işte size her şeyin günü saati gidişatı belli. Sıkıcı geliyor anlatınca biliyorum ama her yönden harika diyebilirim size. Akşam eve gelecek adam belli, sana olan sevgisi ve o sevginin azalış miktarı hep belli. Çocuklar çabuk büyüyor diye onlar biraz belirsiz daha doğrusu sürprizli. Yoksa büyüyecekler, belli.
Türker, kocam. Biz aynı zamanlarda, farklı defterleri, aynı şekilde kapatan iki insandık. Birbirimizden pek haberimiz olmazdı. Benim fakülteden arkadaşların avare bi dostuydu. Uzaktan izlerdim hep, arada kafam attığında özenirdim onun hayatına, gidişlerini, dönüşlerine. Evet eskiden beklenmedik zamanlarda kafam atardı benim. Arada kaybolurdu, bi zaman sonra haberi gelirdi. Ya bi marangozun yanında işe başlamış ya sanayide işe girmiş ya da yazlık bi yerde plajda şemsiye kiralıyormuş, işleri de baya iyiymiş diye. O zamanlar, insanlar bana da bakıp iyiymiş derlerdi. Tam işt eo kafamın atabildiği zamanlar. Rengarenktim ben. Hem cismim hem ruhum. Boncuklar, rafyalar, kurdeleler, iplikler. Renkli her şey çok yakışırdı bana, ellerime. O yaşların heyecanı ve cahil gücüyle işler kurar batırırdım en alternatifinden. Her yere gittim iş diyerek, ne festivallerden eksik kaldım ne görmediğim bi koy kaldı şu memlekette. Zaten ben gençken çok güzel giderdim. Dönme ihtimalimi hiç dert etmez, tadını çıkarırdım her şeyin. Kimsemin olmadığı yerlerde kimsesiz kalmazdım, ne güçlü, ne kalabalıktım ben gençken.
Bir sonbahar festivalinde, tüm yazın yorgunluğunu duyduğum ilk serinlikle farkederken bi ses duydum. Onca zamanın kimsesizliğine birisi çıkıp gelmişti sanki. Henüz yüzünü göremeden bir kaç kelime daha duydum aynı sesten. İrkildim, titredim, kalp denen kasın bedenimdeki yerini öyle bi öğrendim ki. Sakinleşemeyerek bu fizyolojk durumu daha korkunç hale getiriyordum, sırayla her organım sarsıldı böylecek. Kesin zehirlenmiştim. Öyle bayat bozulmuş yemekten de değil hani, o sesten. Çok acil müdahaleye ihtiyacım vardı, serum verin ilaç verin diye yakınmak isterken kafamı kaldırdım, göz gördüm. Emindim o an o sesin bu gözlere sahip olduğuna. Gözlerini duyuyor sesini görüyordum sanki. Derin bir nefes aldım, duyduğum gözlerden gözlerimi kaçırmaya çalışıyordum ki kustum. Heyecandan kustum. Sonrasında neler olduğunu anlamadığım ve bu durumu sadece amansız bir hastalığa yakalanmış olmamla açıklayabildiğim için oturup ağladım. Tüm damarlarım, organlarım hasar almış gibi hissediyordum, ikna olamadım bir türlü hasta değil de aşık olduğuma. Oturdum düşündüm, ihtimalleri eleye eleye zar zor vardım bu sonuca. Ne ilacını bulabildim ne de kendimi sakınabildim.
Ulaş, aşık olduğum adam. Müzisyen, cura çalıyor. Hiç birimize benzemiyor. Hepimiz renkli o krem rengi. Hepimiz yorgun ve coşkun o dingin ve heyecanlı. Bu güne kadar bildiğim hiç bir şey gibi değil. Hem zehirli hem yatıştırıcı. En komik, en şaşırtıcı, en beklenilen, en aklı başında, en bilgili, en mütevazı. Hep o.
Festival bitti, gel dedi. Gittim. En güzellerinden biriydi ama diğer hiç bir gidişime azıcık bile benzemiyordu. Ilk defa gerisini merak ettim. Dönmeyi istemiyor, dönmek zorunda kalma ihtimalinden deli gibi korkuyordum. Hep yavaş yavaş diye fısıltıyla sakinleştirdim kendimi, Edincik bizi yavaşlatır iyi gelir dedim. Yeni hayat kurmanın heyecanına onunla kapıldım, sakin ve güzeldi her şey. Her gün bambaşkaydı, neler yapabiliyorum diye şaşırıyordum sürekli kendime. Sadece onunla değil kendimle de yeni bir bağ kuruyordum. Her renge büründükten sonra Seda olmaya kalkışmıştım sonunda. Kendi rengimi yaratmaya.
Ulaş gitti. Bana bu öyle sakin anlattı ki sanki anlamam gereken bir şey varmış da anlayınca rahatlayacakmışım gibi. Anlamadım. Heyecandan hatta korkudan kustum. Konu kapanır gibi oldu. Hemen ertesi gün gidecekmiş. Treni öğleden sonraymış. En çok merak ettiğim detaylar sanki bunlarmış gibi anlatıp durdu bunları tane tane. 15:17’de tren mi olur hem, ne saçma. Benden gitmen yeterince saçma değilmiş gibi anlamsız bir sürü şeyin avına çıktım gidişinle ilgili. İkna olamadım. Sen anlamsızlıktan da korkmuyordun belli ki, hepsini teker teker uyguladın. Rahatsız edici normallikteki hareketlerin deva etti tüm gece ve ertesi sabah boyunca. Kahvaltı için güneşin mutfak masasına vurmasını bekledik, her gün yaptığımız gibi. Dün yumurtayı kaynattığımız için bugün sahanda yedik. Arka odaları havalandırdık. Kahvaltı bulaşıklarını yıkarken. Tanıştığımız gece şezlonga vurup ritim tutarak bana çalıp söylediğin şarkıyı açtın. Aaa yeter ama diye bağırdım, içimden. Dışımdan da mutfak masasına yaslanıp seni izledim. Arada eşlik edip nağmeler yaptın, iç çektim. İçimden sana küfürler savurup yumruklar sallamıştım, dışımdan sen hiç yaralanmamıştın. Senin dudağının bile kanamadığı kavga biterken şarkı da bitti. Zihnimde ise sayısız kez döndü nakarat. Bazen dinginleştirmek için bi kez daha söyledim bazen de hesap sormak için. Ulaştan sonra ortalığı dağıtmadım, evden çok eşya almadım, o şarkıyı bir daha hiç dinlemedim, döndüm. Hayattan elini ayağını çekmiş bir ruhsuz olarak, bir çok şeyi anlamamaktan aptallaşmış hissederek, içimdekilere içimin dar geldiğini bilerek döndüm. Uzun bir süre geçmesini bekledim. O şarkıyı bir daha hiç dinlemedim.
Dönem arkadaşlarımın mezun oldu ben döndükten bir ay sonra. Bu bahaneyle insan içine çıkıp okula gittim. Türker’i gördüm o gün. Daha önce hiç tıraşlı görmemiştim onu gözlerini de o kadar durgun. Anladım ki tek zorunlu dönüş yapan ben değilmişim. Dertleştik biraz o günün akşamında. Olaylardan hiç bahsetmeden sadece yaşadıklarımızın bizi çevirdiği yeni insanlardan konuştuk. “Bu hayat bize böyle artık belki de” deyip durduk. Sakin olmaktan çok uzak tastamam da yorgunduk. Yoldaş oluruz sandık, olamadık. İki kişi aynı anda bambaşka savrulduk, korktuk, öldük, çürüttük içimizi. O cesaretini kaybetti yolda ben de heyecanımı. Bunca şeyi çözememişken bir de üstüne aile olduk. Olması gerekenlere ikna olduk, gerekeni yaptık. Gerisi kaçınılmaz son, rutinlerimiz, başkasının yazdığı doğru çizgiler üzerinden sorgusuz sualsiz ilerledik.
Bunca yıl sonra artık uzaklaşa uzaklaşa masal olmuş geçmişim nasıl mı düştü aklıma!? O bahsettiğim, son kahvaltıdan beri dinlemediğim şarkı vardı ya, onu seçim müziği yapmış muhalefet.
Bula bula benim benim biricik hikayemi mi buldunuz be adamlar. Biz bağır çağır inletiyoruz ortalığı ama kim nerede nasıl duyar bu şarkıyı hiç düşünmediniz mi? Kim ne hale gelir, anısı mı vardır, yarası mı vardır diye sormadınız mı hiç? Derin derin nefes aldım, yıllardır kapalı duran kapı açılmış her şeyin tozu dumanı gün yüzüne çıktı, yatıştırmam lazımdı. Yok derin nefesler işe yaramadı, burun değil ki tıka da duyma, duyuluyor her şekilde işte. Koşa koşa eve geldim ben de. Kapıları pencereleri sıkıca kapattım, olur da bizim sokağa da uğrarlar diye. Bi döndüm mutfağa baktım torbaların yarısı ya var ya yok, aceleden bıraktığım yerde unutmuşum bi kısmını torbaların. Geri dönemem, seçimler bitene kadar evden çıkamam. Rutinime karşı sorumuluğumdur bu benim.


