Zamanı geldi artık. Nermin’in yerinde başkası olsa çoktan
karar vermişti deli olmaya. Nermin
gibiler deliremez öyle kolay kolay çünkü. Kışlık kavanozlar hazırlamalı, buzluğu
biraz yemekle doldurmalıydı. Evdekiler ne yer ne içerdi sonra. Akıl kendini birden salmıyorsa eline tokmağı
alıp zeytin gibi çatlatmak lazım kafayı, bile isteye, acın çıksın diye. Kısaca
Nermin “götünü vermiş bayıra, adını salmış deliye” deyimindeki mabadın kafası
rahat insan olmak istiyordu.
Evdekileri takip etmekten vazgeçmişti artık. Karakoldan gelen
telefonlara da alışmıştı, kaçak göçek akrabaların yersiz ziyaretlerine de. Kim
bilir kaç tane sözde yeğeni kız kaçırıp gelmişti Nermin’in evine. Kaçan kızlara
kol kanat gerip sabahlara kadar onlara akıl vermeler, yuvalarına ön ayak
olmalar derken kendi kızı da kaçtı. Ama neyse ki kocaya kaçtığı falan yoktu
kızın. Dünyayı gezecekmiş. Küçücük şu evde ne bunalmış benim kızım demek diye
diye hem hak verdi kızına hem de biraz buruldu içi gitmesine. Öyle gezip
gelmeyecekti çünkü biliyordu. Kim geri gelirdi ki zaten. Ses de etmedi hiç,
aklı başındadır benim kızımın dedi durdu. Kocası da ikinci emekliliğinden sonra
iyice süs bitkisine dönüverdi evde. Erken emekli ettiler diye şantiyelerde iş
ayarlardı kendine, hem daha rahat çalışırdı hem de kazancı iyiydi. Yaşlandığını bir günde kabul etti Hüseyin
bey. Bir gün eve geldi, bir daha çıkmadı neredeyse. İşi bıraktığını üç gün sonra
söylemiş Nermin ablaya. O da öyle laf arasında Nermin abla sormuş yeni
şantiyeden aramadılar herhalde seni diye. Emekli oldum ben demiş. Mevzu bitmiş.
Önceden olsa Nermin ablanın içine batardı bu, artık Hüseyin beyin bu uzaklığına
muhakkak alışmış olmalıydı. O kahvaltıdan sonra Hüseyin beyi hep aynı yerde
gördü, geçti Nermin. Yıllar önce camla içeri aldıkları balkonun köşesinde,
kollu sandalyesini plastiği orasına burasına batmasın diye en az üç dört
minderle bezemiş, yüzünü çiçeklere vermiş oturuyordu hep. Hayattan da emekli
olmuş gibiydi. Büyük oğlan da Almanya’daydı
zaten. Bir gün kursa yazıldım ben diye geldi eve. Dil öğrenecek oğlan, heralde
bıraktığı üniversiteye devam edecek derken iki ay sonra ben gidiyorum diye
geldi. Evlendiler aceleyle, gitti. Eski karısı ve kızı da buradalar, hatta
bizim semtte. Oğlan Almanya’ya çok alışmış da gözü dönmüş. Ne ev ne aile bilir
olmuş gelinin dediğine göre. Boşanmışlar, o da torunu almış gelmiş. Sadece ben
değil Nermin abla da bunları böyle anlatıyor. Onun da haberi yokmuş bu
olanlardan. Torunla gelini bir gün kapıda görünce şok olmuş. Gelin de kapı
ağzında öylesine anlatmış, torunu bırakmış bi iki saatliğine, çekmiş gitmiş.
Evdekiler neye uğradığını şaşırmış. On yaşına gelmiş torunlarını en son
gördüklerinde daha yeni adım atan topalak bir bebekmiş. Şimdi koca kız, nenesi
dedesi ona yabancı tabi, haklı suratsızlıkta. Bir de en küçükleri var ki onun
bi zararı kendine ama ne zarar ziyan. Dine verdi kendini diyor Nermin abla ama,
nasıl din o öyle. Bildiğimiz namazlı oruçlu dinlerden değil. Örgütleri var,
toplantıları var. Kılık kıyafetleri bile bir örnekmiş zaten. Gencecik rengarenk
çocuktu, nasıl yıkadılar beynini kim bilir. Omuzları bile bi düşük yürüyor
artık, gözleri kısık. Kimsenin görmediği neleri arıyor şu hayatta da bu yollara
sapmış anlamadık doğrusu.
Gelelim Nermin’in büyük kararına. Uzun uzun düşünmedi, bi
sabah kalktı ve karar verdi, delirmeye.
Tıpkı Hüseyin beyin emekli olduğu, kızının kaçtığı, oğlunun boşandığı,
diğer oğlunun da dindar olduğu gibi. Tek farkla, evi temizledi, yemekler yapıp
koydu dolaba, kartların aylık borçlarını ve faturaları yatırdı, aidatı peşin
peşin ödedi, balkonda baktığı
biberlerinden tohumluk ayırdı, aile hekimine gidip tansiyon ilaçlarını
yazdırdı. Yaklaşık dört gün sürdü hazırlığı, artık delirebilirdi. Önce
evdekilerin ve arada gelen gelininin gözüne sokarcasına acayiplikler yaptı.
Yani her sabah yaptığı şeyleri yapmadı, kahvaltı hazırlamadı, alışverişe
çıkmadı, balkonlara su tutmadı, çamaşırları yıkamadı. Baktı ki böyle olmuyor attı kendini sokaklara,
o park senin bu park benim gezdi durdu. Gittikçe sevdi bu delirme işini. Konu
komşu yavaş yavaş seziyordu. Ben anlamıştım ama, o Çarşamba pazara gelmedi
benimle, ziline bastım evde yokmuş. Yapacağı şey değil benden önce pazara
gitmek zaten şaşırdım. Pazarımı yaparken bizim yeşillikçi sordu, Nermin abla
nerde diye. Gelmedi mi o erkenden dedim de, gelmemiş. Poşetleri evin kapısına
bıraktığım gibi indim Nermin ablaya. Gelmiş, kapıyı o açtı. Bakışlarından
anladım, bi hinlik var gözlerinde. Neredesin sen gibi sorular planlamıştım
kafamda sormak için, öyle görünce vazgeçtim. Vardır bi bildiği dedim. Her gün
bir acayiplik yapıyordu artık. Bir gün bahçe tarafından geçerken Hüseyin beyi
ayakta gördüm, çiçekleri suluyordu. O an anladım Nermin ablanın oyununu. Çok
güldüm kendi kendime, oh be iyi yaptın kız abla diye söylenip durdum gün boyu.
Bu hali beni güldürüyordu hep artık, korkmuyordum, oyununa ortaktım. Bir gün
hep çenesinden bağladığı kahverengi eşarbını bandana gibi bağlamış, koca bir de
fiyonk yapmış kafasının üstüne öyle
oturuyordu sitenin kamelyasında. Göz göze geldik, güldüm, güldü. Ortaklığım
resmi olarak tanınmıştı. Aklını kaybetmediğini, onu makromeden ördüğü siyah el
çantasının içinde satenden yaptığı gizli bölmede iki dal parlement ile sakladığını bir ben biliyordum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder