23.4.20

Eşarp.


Zamanı geldi artık. Nermin’in yerinde başkası olsa çoktan karar vermişti deli olmaya.  Nermin gibiler deliremez öyle kolay kolay çünkü. Kışlık kavanozlar hazırlamalı, buzluğu biraz yemekle doldurmalıydı. Evdekiler ne yer ne içerdi sonra.  Akıl kendini birden salmıyorsa eline tokmağı alıp zeytin gibi çatlatmak lazım kafayı, bile isteye, acın çıksın diye. Kısaca Nermin “götünü vermiş bayıra, adını salmış deliye” deyimindeki mabadın kafası rahat insan olmak istiyordu.

Evdekileri takip etmekten vazgeçmişti artık. Karakoldan gelen telefonlara da alışmıştı, kaçak göçek akrabaların yersiz ziyaretlerine de. Kim bilir kaç tane sözde yeğeni kız kaçırıp gelmişti Nermin’in evine. Kaçan kızlara kol kanat gerip sabahlara kadar onlara akıl vermeler, yuvalarına ön ayak olmalar derken kendi kızı da kaçtı. Ama neyse ki kocaya kaçtığı falan yoktu kızın. Dünyayı gezecekmiş. Küçücük şu evde ne bunalmış benim kızım demek diye diye hem hak verdi kızına hem de biraz buruldu içi gitmesine. Öyle gezip gelmeyecekti çünkü biliyordu. Kim geri gelirdi ki zaten. Ses de etmedi hiç, aklı başındadır benim kızımın dedi durdu. Kocası da ikinci emekliliğinden sonra iyice süs bitkisine dönüverdi evde. Erken emekli ettiler diye şantiyelerde iş ayarlardı kendine, hem daha rahat çalışırdı hem de kazancı iyiydi.  Yaşlandığını bir günde kabul etti Hüseyin bey. Bir gün eve geldi, bir daha çıkmadı neredeyse. İşi bıraktığını üç gün sonra söylemiş Nermin ablaya. O da öyle laf arasında Nermin abla sormuş yeni şantiyeden aramadılar herhalde seni diye. Emekli oldum ben demiş. Mevzu bitmiş. Önceden olsa Nermin ablanın içine batardı bu, artık Hüseyin beyin bu uzaklığına muhakkak alışmış olmalıydı. O kahvaltıdan sonra Hüseyin beyi hep aynı yerde gördü, geçti Nermin. Yıllar önce camla içeri aldıkları balkonun köşesinde, kollu sandalyesini plastiği orasına burasına batmasın diye en az üç dört minderle bezemiş, yüzünü çiçeklere vermiş oturuyordu hep. Hayattan da emekli olmuş gibiydi.  Büyük oğlan da Almanya’daydı zaten. Bir gün kursa yazıldım ben diye geldi eve. Dil öğrenecek oğlan, heralde bıraktığı üniversiteye devam edecek derken iki ay sonra ben gidiyorum diye geldi. Evlendiler aceleyle, gitti. Eski karısı ve kızı da buradalar, hatta bizim semtte. Oğlan Almanya’ya çok alışmış da gözü dönmüş. Ne ev ne aile bilir olmuş gelinin dediğine göre. Boşanmışlar, o da torunu almış gelmiş. Sadece ben değil Nermin abla da bunları böyle anlatıyor. Onun da haberi yokmuş bu olanlardan. Torunla gelini bir gün kapıda görünce şok olmuş. Gelin de kapı ağzında öylesine anlatmış, torunu bırakmış bi iki saatliğine, çekmiş gitmiş. Evdekiler neye uğradığını şaşırmış. On yaşına gelmiş torunlarını en son gördüklerinde daha yeni adım atan topalak bir bebekmiş. Şimdi koca kız, nenesi dedesi ona yabancı tabi, haklı suratsızlıkta. Bir de en küçükleri var ki onun bi zararı kendine ama ne zarar ziyan. Dine verdi kendini diyor Nermin abla ama, nasıl din o öyle. Bildiğimiz namazlı oruçlu dinlerden değil. Örgütleri var, toplantıları var. Kılık kıyafetleri bile bir örnekmiş zaten. Gencecik rengarenk çocuktu, nasıl yıkadılar beynini kim bilir. Omuzları bile bi düşük yürüyor artık, gözleri kısık. Kimsenin görmediği neleri arıyor şu hayatta da bu yollara sapmış anlamadık doğrusu.

Gelelim Nermin’in büyük kararına. Uzun uzun düşünmedi, bi sabah kalktı ve karar verdi, delirmeye.  Tıpkı Hüseyin beyin emekli olduğu, kızının kaçtığı, oğlunun boşandığı, diğer oğlunun da dindar olduğu gibi. Tek farkla, evi temizledi, yemekler yapıp koydu dolaba, kartların aylık borçlarını ve faturaları yatırdı, aidatı peşin peşin ödedi, balkonda baktığı  biberlerinden tohumluk ayırdı, aile hekimine gidip tansiyon ilaçlarını yazdırdı. Yaklaşık dört gün sürdü hazırlığı, artık delirebilirdi. Önce evdekilerin ve arada gelen gelininin gözüne sokarcasına acayiplikler yaptı. Yani her sabah yaptığı şeyleri yapmadı, kahvaltı hazırlamadı, alışverişe çıkmadı, balkonlara su tutmadı, çamaşırları yıkamadı.  Baktı ki böyle olmuyor attı kendini sokaklara, o park senin bu park benim gezdi durdu. Gittikçe sevdi bu delirme işini. Konu komşu yavaş yavaş seziyordu. Ben anlamıştım ama, o Çarşamba pazara gelmedi benimle, ziline bastım evde yokmuş. Yapacağı şey değil benden önce pazara gitmek zaten şaşırdım. Pazarımı yaparken bizim yeşillikçi sordu, Nermin abla nerde diye. Gelmedi mi o erkenden dedim de, gelmemiş. Poşetleri evin kapısına bıraktığım gibi indim Nermin ablaya. Gelmiş, kapıyı o açtı. Bakışlarından anladım, bi hinlik var gözlerinde. Neredesin sen gibi sorular planlamıştım kafamda sormak için, öyle görünce vazgeçtim. Vardır bi bildiği dedim. Her gün bir acayiplik yapıyordu artık. Bir gün bahçe tarafından geçerken Hüseyin beyi ayakta gördüm, çiçekleri suluyordu. O an anladım Nermin ablanın oyununu. Çok güldüm kendi kendime, oh be iyi yaptın kız abla diye söylenip durdum gün boyu. Bu hali beni güldürüyordu hep artık, korkmuyordum, oyununa ortaktım. Bir gün hep çenesinden bağladığı kahverengi eşarbını bandana gibi bağlamış, koca bir de fiyonk yapmış  kafasının üstüne öyle oturuyordu sitenin kamelyasında. Göz göze geldik, güldüm, güldü. Ortaklığım resmi olarak tanınmıştı. Aklını kaybetmediğini, onu makromeden ördüğü siyah el çantasının içinde satenden yaptığı gizli bölmede iki dal parlement  ile sakladığını bir ben biliyordum.








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder