Öyle
romantikliğinden değil mecburiyetten girerdi mutfağa. Onca çocuk ee bir de herif
elbet bir şey yemek isteyecekti. Büyük oğluyla en küçük kızı ,Allahları var,
taş kaynatsa suyuna ekmek banar yerlerdi. Ama boyu devrilsin adam bi' de diğer
üç çocuk yemezlerdi öyle her şeyi. Kendisi de yaparken kokusundan mıdır nedir
doyardı zaten. Yemek hazırlamakla da bitmezdi mutfaktaki mesaisi. Sofra kurması
bulaşık yıkaması, tenceresi tavası derken mutfakla olan münasebet ilerleyip
dururdu. Münasebet dediğim öyle arkadaşlık falan da değil basbaya düşmanlık.
Anasıyla bacısı koşarlardı bazen abla yardım et diye. Düğün yemeği bunun
mutfakta, cenaze yemeği bunun mutfakta hele bir de aşure ayı tam zamanlı bunun
mutfakta yaşanırdı. Nuh peygamber gelse görse mutfağını gemisine kaçırır
Ayşe’yi da aşure maşure çıkartmazdı ortaya.
Büyük
kızı mutfak masasında söktü okumayı yazmayı. En ufağı neredeyse mutfağın
balkonunda büyüdü, gözü dışarıda yani basbaya sokaktaydı. Gerçi az daha büyük
olsa o balkon neler neler yapardı da üç beş saksı bir çocukluk bir de fırına
sallanan sepetler sığdı küçücük mutfak balkonuna. Neler kırıldı neler taştı
kimler geldi oturdu da yasladı başını duvara. Kaç milyon fincan kahve pişti,
kaç kilo patlıcan oyuldu o mutfakta. Geleni gideni bol hareketi çoktu. bir tane
olmazsa olmazı vardı. Ne patates,soğan ne de salça kavanozuydu. Mutfağı mutfak
yapan çeyizinden kalan bir radyoydu.
Ev
kadınlığından ev analığına geçişte zihni sigortalarının yaylarını azcık
gevşeten Ayşe ve radyosunun otuz yılı deviren dillere destandı birliktelikleri.
Kimseyi duymasa onun sesini duyar, kimselere cevap vermese ona cevap verir,
hiçbir reklamı boş geçmezdi. Yeni çıkan şarkılar, banka kredi kampanyaları,
tatil fırsatları, aşırı cıvık radyocu esprileri ve daha niceleri mutfağı
doldururdu Ayşe’le birlikte. Elimde bıçağı sebzesini doğrarken sinirlendiği bir
habere o bıçağı doğrultmuşluğu da vardır, sıradaki şarkıyı kendine armağan
etmişliği de. Kapısı olmayan mutfağına girer de kapı diye radyonun sesini
örterdi. Ayırmak için kendini dışarıdan. Akşamüstü radyo programlarında yapılan
bilgi yarışmalarını tam da salatanın limonunu tuzunu ayarlarken cevaplardı da
doğru cevabı hep kaçırırdı. Tam masaya oturmalarına denk gelirdi. Evlilerin o
hallerini çekirge sürüsüne benzetirdi de sonra hemen utanırdı bunu
düşündüğünden. İnsan doğurduğuna hiç çekirge falan der miydi.
Kahvaltı
bulaşığı, tencere kurulamaları derken yıllar geçtikçe geçti. İlerlemek, akmak
işinde zamandan iyisi yoktu ne de olsa. Zaman, işini ustaca yaparken Ayşeyi de
mutfakta radyosuyla baş başa bırakmıştı. Bayramda seyranda bir kısım dolardı
mutfak ama nerede o eski hareketlilik. Bayram demişken arada bayramda herifi
girerdi mutfağa ‘bayram tatlısını ben yapacam’ diye. Emeklilikten sonra onu da
demez oldu. Mutfakta ne varsa tırtıklayan ufaklıklar da koca insan oldular da
beğenmediler öğün dışı yemek yemeyi. Durum buyken Ayşe’ye kaldı en sevdiği,
taşım taşım ömrünü kaynattığı mutfağı. Ayşe de bir başına radyosuna kaldı
tabi.
Yaşlar,
yıllar eklendikçe fıtıklı boynuna bel büküldü de ruhu dirildi sanki Ayşe’nin.
Sakinledikçe hayatı kendisini dinledi uzun zaman. Bazen çok sitem etti, kendi
elleriyle emanet dolabına verdiği gençliğini bulamayınca çıldırdı. Döndü baktı
kimse beklememiş emanetleri. Hayat emanete hıyanet etmiş, arkasında delil bile
bırakmamıştı. Sistemdeki teknik hatalara inat müşteri hizmetlerini arayıp
bilmem kaç mg Lustral içmeyecekti. Ter atıp kendine gelecekti. Sahil şurdan iki
dakikaydı zaten. Ee erken kalktığında kahvaltı hazırlayacağı kimse de yoktu artık.
Erken kalktığı bir işe yarasın, zamanı geriye alsındı herkescikler uyurken,
parktaki spor aletleriyle.
Sahile
yürüyüşe gittiğinin ikinci günüydü. İlk gün fazla yormamıştı kendisini hem de
erken dönmek zorundaydı sütçüsü gelcekti. Sütü kaynat yoğurdu mayala derken
öğleni geçerdi. Erkenden döndü, yorulmadan. İkinci sabah daha uzaktaki parka
yürüyüp oradaki spor aletlerini kullanacaktı. Hedefi büyütmüş, dönüşte de
tempolu yürüyecekti. Maalesef bunların bir kısmı olmadı, olamadı. Eve dönüş
yolu tempolu değil de ambulans sireniyle tepildi. Kendini bu zamansal işlere
baya kaptıran Ayşe aç karnına çıktığı bu yolu, bacaklarını ileri geri ittirdiği
bir alette yarıda bıraktı. Neyse ki bacaklarıyla çalıştığı alette partneri
emekli bir hemşireydi hemen telaş yapmadan kurtardı Ayşe’yi. Uzandırdılar gölge
bir köşeye parkta. Tüm zaman bükücü emekli ekip de başında. Ayşe baygın. Ne
telefon ne cüzdan bir şey bulamadılar üzerinde. Kendine gelmesini beklediler
suyu sağına soluna serpiştirerek. Biraz kıvranmaya başladı biraz kendine geldi
Ayşe. Gözlerini açamıyordu ama bir şeyler mırıldanıyordu. Park sabah sporu
ekibinden bir beyefendi eğildi yanına ‘hanımefendi bir telefon numarası
verebilir misiniz bir yakınınızı arayalım’. Ayşe yarım yamalak doğruldu, hala
anlaşılmıyordu ne dediği. Bir numara fısıldadı. Alan koduyla birlikte
söylemesine bir ya da iki kişi dikkat etti. Hemen oracıkta çevirdiler numarayı.
Telefonda duyulan ses yagene dost, biricik yoldaştı.’ Alo buyurun Best fm’.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder