19.4.20

Bakkal.



Mahallenin en cavcavlı evine komşuyduk. Bizim arka balkondan bir de nenemin terzilik odasından görünüyordu o şenlikli bahçe. Bizim evdeki ölüm sessizliği neyse tam tersiydi komşu evin neşesi, ağıdı hep. Gerçi sonradan bizim evdeki sessizliği ölümle yakıştırdığıma çok pişman oldum ama çocuk aklımla en korktuğum ve sevmediğim şeydi ölüm. Uzaktı artık bana uzak olmasına ama annemi en son cenazede görmüştüm ya ondan herhalde. Tüm kötü huylar ağlarken, üzgünken çıkardı açığa. Çok ama çok üzülmüşsen çocuğuna vurabilir, kaçabilir, küfürler edebilirdin babana. Bu yüzden ölüm kötüdür, çok hüzünlüdür ve hüzün insana hiç de hoş olmayan şeyler yaptırır.
Dedem kızamaz yan evin çocuklarına, evlerimizin avlusuna giriş bir gibidir yıkık dökük duvarlar sayesinde. Bu yüzden her sabah taa okul saatinde yan evin veletleri evden çıkarken dedem gelir eve, eve gelir dediysem akşamcı sanmayın. Sabah en en erken kalkıp yürüyüşe gider mahalle fırınından çıkan ilk ekmeklerden alır öyle gelir eve. Bakkal Sebahat abladan bile önce yeriz biz ekmeklerden her sabah. İşte elinde ekmek her sabah görür çocukları dedem. İki küçüğün çantasına bizin fırının mis gibi tek lokmalık çöreklerinden atıverir her Cuma. Büyüğe de nasihat verir, bazen eline bozuklukları sıkıştırır. Çoğu zaman bu alış verişi pencereden izlerim ben de. Dedem eve girer girmez de gelir girerim yatağıma ki, odama girsin yatağıma otursun beni incecik sesi ile uyandırsın diye. Önce pencereye doğru yürür. Perdeyi tutabileceği en üst noktadan tutar ki ben sese uyanmayayım. Baharsa yaz geliyorsa pencereyi de açar. İlk nefesi kendi doya doya çeker. Sanki tüm şehrin en mavi ve taze sabahına kendi tanık olmamış gibi. Sonra usulca döner. Yatağıma oturur. Pikemi yavaşça havalandırır. Bana dokunmadan, güneşle rüzgarla uyandırır beni. Daha önceden uyanık ayıldığımdan ötürü gözümü açar açmaz dede diye atlarım boynuna. Hiç şaşmaz tam da bu anda içeriden ses gelir “ çay demini aldı, kahvaltı hazır”.
Kahvaltıya oturduğumuzda ilk olarak nenemin yakınmalarını dinleriz biraz. Hatırlıyorum da dedem önceden hep baskın gelir bu durumu iyi eder, güldürürdü bizi. Ama artık o da yoruldu herhalde. Nenemi dinliyoruz ikinci çaylara kadar. Ben paşa çayı içiyorum, benimki çabuk bitiyor, canım hemen ikinciyi içmek istiyor demliğe bakıyorum da dedem fark ediyor hemen. Dikiyor kafasına yarım bardak sıcak çayı. Hadi diyor neneme çay bardaklarını göstererek, “ne güzel demlemişsin bugün çay kız”. Nenem gülüyor utanarak, gülünce bitiyor kötü şeylerin bahsi. Dedem kahvaltımızı kurtarıyor. Gerçekten her gün daha da mı güzel demliyor nenem çayı acaba, ben pek anlamıyorum herhalde paşa içiyorum diye.
Akşamüzeri yan evin veletleri gelmeden eve çıkıyorum ben. Beni sevmedikleri falan yok ama çekiniyorum işte. Hem nenem de hadi diye çağırıyor beni eve. Bazen akşam yemek vakti komşu evin beni yaşlardaki çocuğunun elinde bir tabak helva oluyor, bizim kapıyı çalıyor. Biliyorum derya abla özellikle Hasan’ı gönderiyor bize. Belki onu içeri davet eder biraz oynarız diye ama nenem kapıdan gönderiyor hasanı. Hasanın helva getirdiği tabağı lokmayla dolduruyoruz ertesi akşam geri götürmek için ama, ben değil nenem götürüyor tabağı derya ablalara. Derya abla içeri davet ediyor ama girmiyor nenem. Uzaktan derya ablanın babasına da hayırlı akşamlar dileyip gerisin geri geliyor eve.
Dedem haftada iki gün mahallelinin toplaştığı bir derneğe gidiyor. Emekli öğretmen dedem. Herkes hala hocam der, sanırsam dernekte de ders veriyor mahalleliye hala. Oraya ne zaman gitse mutlu dönüyor eve. Saygı görmek sevilmek hoşuna gidiyor dedemin. Bunu çarşambaları kurulan sebze pazarına birlikte gitmemizden anlıyorum. Zorla beni de götürüyor hep. Ben surat yapınca da, “o kadar torbayı ben tek başıma nasıl taşırım, yardım etmen gerek” diyerek ikna ediyor beni. Pazar dönüşü elimdeki torbada birkaç bağ yeşillik oluyor sadece ama aymıyorum ben, bir sonraki hafta yine kahramanmışçasına kol kaslarımı yanıma alıp gidiyorum dedemin yanında pazara. Pazar yerinde herkes neredeyse tanıyor dedemi, yeni tezgahlar varsa eğer hemen yan tezgahtaki abi tarafından takdim ediliyor dedem. “bizim mahallenin en nezih beyefendisidir Bayram bey, emekli öğretmendir kendisi” diye. Bazen beni de gösterirler bu da torunu Nesli, pek akıllıdır diye ekleyerek. O zaman dedem kadar ben de gururla kabarırım. Utangaç halim birden geçer, güvenli bir duruşa evrilir hemen. Sırf bu yüzden de ikna olurum aslında her Çarşamba pazara gitmeye. Tıpkı dedem gibi.
Çarşamba günleri bu vesile ile dolu olduğumdan nenemle elbise provalarına gidemem. Pek sevmem zaten nenemle ev ev gezmeyi, ardında ikramlıkları zorla yiyip nenemin sigara içişini izlemeyi. Evde içmez ama böyle yerlerde hep o kadınlar ikram eder de geri çeviremez nenem. İlk nefesi içine çektiğinde gözlerine bakarım hep. Utanacağını bilirim çünkü. Koca kadın benden utanıyor ya bu gücümü hep kullanırım nenem üzerinde.  Bazen evde benimle ilgilenecek bir varsa gönderir hemen onun yanına “ bak bakalım seda ablan mutfakta ne yapıyor, yardım et ona” diye. Evde kimse yoksa da pencereyi gösterir bana dışarıyı izlemem için.  Son bir aydır keyfim yerinde ama. Sebahat ablanın bakkalının karşısındaki eve gidip duruyoruz gün aşırı. Yaza düğünleri var. Evde bir sürü kadın, hepsine elbise dikiyor nenem. Ben devin bahçesine diye kaçıp kapının önünde oturup bakkalı izliyorum. Sebahat ablanın yeşil beyaz çizgili bir sandalyesi var açılıp kapanıyor. O hep onda oturur kapının sağında. Solunda da cips ve gofret rafı. Çocuklarıyla alışverişe gelen oldu mu hep kapıda Sebahat ablanın gözü, kapının solundaki rafta. Gofretleri kutusuyla en üste koyar hep, topu topu üç çeşit var zaten. Ama cipsler sürüyle. Onları da renklerine göre dizer, arada tozunu alır içeri girip çıkarken renkli tüylü bir şeyle. Tel rafın hemen ardındaki vitrinde hep yerde duran kutu omo detrejanlar, teneke biryağlar, bebek bezleri, yan yatırılmış altını gördüğümüz kaçak çaylar ve sarı kutulu çaykur çaylar ve tek sıra en uzun duran kek unlar. Sanki o camın ardından  yapıştırılmış bir resim bunlar. Hiç değişmez, hiç satılmaz, içerideki naylonlanmış mercimekleri, kese kağıtlarındaki kıtır kıtır şekerleri göstermemek için öylece aralıksız durur vitrinde.
Mahallede bakkala girmesi yasak olamayan tek çocuk olarak böyle ahkam keser dururum hep. Derya ablanın Hasan bile giremezdi bakkala. Bazen Sebahat abla çağırır yanına kucağına alır sohbet ederiz. O zaman kıskanır işte herkes. Çocuklar da değil sadece çocukların anaları da kıskanır beni o zaman. Sadece  o zaman babamın vurulup öldüğünü annemin de delirip gittiğini konuşmaz, benim uslu bir kız oluşumu konuşup çocuklarıyla kıyaslarlar. Sadece o zaman.  Oturduğumuz açılıp kapanan bez sandalyede değil de sol taraftaki vitrinde kekunların, çayların yanında olmak isterim hep. Bakkalın değişmeyen bir parçası olarak.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder