Mahallenin en cavcavlı evine komşuyduk. Bizim arka balkondan
bir de nenemin terzilik odasından görünüyordu o şenlikli bahçe. Bizim evdeki
ölüm sessizliği neyse tam tersiydi komşu evin neşesi, ağıdı hep. Gerçi sonradan
bizim evdeki sessizliği ölümle yakıştırdığıma çok pişman oldum ama çocuk
aklımla en korktuğum ve sevmediğim şeydi ölüm. Uzaktı artık bana uzak olmasına
ama annemi en son cenazede görmüştüm ya ondan herhalde. Tüm kötü huylar
ağlarken, üzgünken çıkardı açığa. Çok ama çok üzülmüşsen çocuğuna vurabilir,
kaçabilir, küfürler edebilirdin babana. Bu yüzden ölüm kötüdür, çok hüzünlüdür
ve hüzün insana hiç de hoş olmayan şeyler yaptırır.
Dedem kızamaz yan evin çocuklarına, evlerimizin avlusuna giriş
bir gibidir yıkık dökük duvarlar sayesinde. Bu yüzden her sabah taa okul
saatinde yan evin veletleri evden çıkarken dedem gelir eve, eve gelir dediysem
akşamcı sanmayın. Sabah en en erken kalkıp yürüyüşe gider mahalle fırınından
çıkan ilk ekmeklerden alır öyle gelir eve. Bakkal Sebahat abladan bile önce
yeriz biz ekmeklerden her sabah. İşte elinde ekmek her sabah görür çocukları
dedem. İki küçüğün çantasına bizin fırının mis gibi tek lokmalık çöreklerinden
atıverir her Cuma. Büyüğe de nasihat verir, bazen eline bozuklukları
sıkıştırır. Çoğu zaman bu alış verişi pencereden izlerim ben de. Dedem eve
girer girmez de gelir girerim yatağıma ki, odama girsin yatağıma otursun beni
incecik sesi ile uyandırsın diye. Önce pencereye doğru yürür. Perdeyi
tutabileceği en üst noktadan tutar ki ben sese uyanmayayım. Baharsa yaz
geliyorsa pencereyi de açar. İlk nefesi kendi doya doya çeker. Sanki tüm şehrin
en mavi ve taze sabahına kendi tanık olmamış gibi. Sonra usulca döner. Yatağıma
oturur. Pikemi yavaşça havalandırır. Bana dokunmadan, güneşle rüzgarla
uyandırır beni. Daha önceden uyanık ayıldığımdan ötürü gözümü açar açmaz dede
diye atlarım boynuna. Hiç şaşmaz tam da bu anda içeriden ses gelir “ çay demini
aldı, kahvaltı hazır”.
Kahvaltıya oturduğumuzda ilk olarak nenemin yakınmalarını
dinleriz biraz. Hatırlıyorum da dedem önceden hep baskın gelir bu durumu iyi
eder, güldürürdü bizi. Ama artık o da yoruldu herhalde. Nenemi dinliyoruz
ikinci çaylara kadar. Ben paşa çayı içiyorum, benimki çabuk bitiyor, canım
hemen ikinciyi içmek istiyor demliğe bakıyorum da dedem fark ediyor hemen.
Dikiyor kafasına yarım bardak sıcak çayı. Hadi diyor neneme çay bardaklarını
göstererek, “ne güzel demlemişsin bugün çay kız”. Nenem gülüyor utanarak,
gülünce bitiyor kötü şeylerin bahsi. Dedem kahvaltımızı kurtarıyor. Gerçekten
her gün daha da mı güzel demliyor nenem çayı acaba, ben pek anlamıyorum herhalde
paşa içiyorum diye.
Akşamüzeri yan evin veletleri gelmeden eve çıkıyorum ben.
Beni sevmedikleri falan yok ama çekiniyorum işte. Hem nenem de hadi diye
çağırıyor beni eve. Bazen akşam yemek vakti komşu evin beni yaşlardaki
çocuğunun elinde bir tabak helva oluyor, bizim kapıyı çalıyor. Biliyorum derya
abla özellikle Hasan’ı gönderiyor bize. Belki onu içeri davet eder biraz
oynarız diye ama nenem kapıdan gönderiyor hasanı. Hasanın helva getirdiği
tabağı lokmayla dolduruyoruz ertesi akşam geri götürmek için ama, ben değil
nenem götürüyor tabağı derya ablalara. Derya abla içeri davet ediyor ama
girmiyor nenem. Uzaktan derya ablanın babasına da hayırlı akşamlar dileyip
gerisin geri geliyor eve.
Dedem haftada iki gün mahallelinin toplaştığı bir derneğe
gidiyor. Emekli öğretmen dedem. Herkes hala hocam der, sanırsam dernekte de
ders veriyor mahalleliye hala. Oraya ne zaman gitse mutlu dönüyor eve. Saygı
görmek sevilmek hoşuna gidiyor dedemin. Bunu çarşambaları kurulan sebze
pazarına birlikte gitmemizden anlıyorum. Zorla beni de götürüyor hep. Ben surat
yapınca da, “o kadar torbayı ben tek başıma nasıl taşırım, yardım etmen gerek”
diyerek ikna ediyor beni. Pazar dönüşü elimdeki torbada birkaç bağ yeşillik
oluyor sadece ama aymıyorum ben, bir sonraki hafta yine kahramanmışçasına kol
kaslarımı yanıma alıp gidiyorum dedemin yanında pazara. Pazar yerinde herkes
neredeyse tanıyor dedemi, yeni tezgahlar varsa eğer hemen yan tezgahtaki abi
tarafından takdim ediliyor dedem. “bizim mahallenin en nezih beyefendisidir
Bayram bey, emekli öğretmendir kendisi” diye. Bazen beni de gösterirler bu da
torunu Nesli, pek akıllıdır diye ekleyerek. O zaman dedem kadar ben de gururla
kabarırım. Utangaç halim birden geçer, güvenli bir duruşa evrilir hemen. Sırf
bu yüzden de ikna olurum aslında her Çarşamba pazara gitmeye. Tıpkı dedem gibi.
Çarşamba günleri bu vesile ile dolu olduğumdan nenemle elbise
provalarına gidemem. Pek sevmem zaten nenemle ev ev gezmeyi, ardında
ikramlıkları zorla yiyip nenemin sigara içişini izlemeyi. Evde içmez ama böyle
yerlerde hep o kadınlar ikram eder de geri çeviremez nenem. İlk nefesi içine
çektiğinde gözlerine bakarım hep. Utanacağını bilirim çünkü. Koca kadın benden
utanıyor ya bu gücümü hep kullanırım nenem üzerinde. Bazen evde benimle ilgilenecek bir varsa
gönderir hemen onun yanına “ bak bakalım seda ablan mutfakta ne yapıyor, yardım
et ona” diye. Evde kimse yoksa da pencereyi gösterir bana dışarıyı izlemem
için. Son bir aydır keyfim yerinde ama.
Sebahat ablanın bakkalının karşısındaki eve gidip duruyoruz gün aşırı. Yaza
düğünleri var. Evde bir sürü kadın, hepsine elbise dikiyor nenem. Ben devin
bahçesine diye kaçıp kapının önünde oturup bakkalı izliyorum. Sebahat ablanın
yeşil beyaz çizgili bir sandalyesi var açılıp kapanıyor. O hep onda oturur kapının
sağında. Solunda da cips ve gofret rafı. Çocuklarıyla alışverişe gelen oldu mu
hep kapıda Sebahat ablanın gözü, kapının solundaki rafta. Gofretleri kutusuyla
en üste koyar hep, topu topu üç çeşit var zaten. Ama cipsler sürüyle. Onları da
renklerine göre dizer, arada tozunu alır içeri girip çıkarken renkli tüylü bir
şeyle. Tel rafın hemen ardındaki vitrinde hep yerde duran kutu omo detrejanlar,
teneke biryağlar, bebek bezleri, yan yatırılmış altını gördüğümüz kaçak çaylar
ve sarı kutulu çaykur çaylar ve tek sıra en uzun duran kek unlar. Sanki o camın
ardından yapıştırılmış bir resim bunlar.
Hiç değişmez, hiç satılmaz, içerideki naylonlanmış mercimekleri, kese
kağıtlarındaki kıtır kıtır şekerleri göstermemek için öylece aralıksız durur
vitrinde.
Mahallede bakkala girmesi yasak olamayan tek çocuk olarak
böyle ahkam keser dururum hep. Derya ablanın Hasan bile giremezdi bakkala.
Bazen Sebahat abla çağırır yanına kucağına alır sohbet ederiz. O zaman kıskanır
işte herkes. Çocuklar da değil sadece çocukların anaları da kıskanır beni o
zaman. Sadece o zaman babamın vurulup
öldüğünü annemin de delirip gittiğini konuşmaz, benim uslu bir kız oluşumu
konuşup çocuklarıyla kıyaslarlar. Sadece o zaman. Oturduğumuz açılıp kapanan bez sandalyede
değil de sol taraftaki vitrinde kekunların, çayların yanında olmak isterim hep.
Bakkalın değişmeyen bir parçası olarak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder