Yalnız
kalmayı dileyip ona arabesk anlamlar yüklemeye bayılırım. Bu konuda biraz
yeteneğimi geliştirdim denebilir. Tam da bu yetime dayanarak köşeme çekilip,
‘öff herkes çok kötü, bıktım bu dedikodulardan, yalnız hissediyorum anlamıyor
musunuz???’ gibi gibi kişisel hesaplaşmaların ardından sakin olmaya karar
verdim. Sakinlik dediysem öyle okul tuvaletinde ağlayan arkadaşa yüksek dozda
verilen ikaz olan ‘sakin ol, tamam boşver artık’ gibi laflardan değil.
Baya düz, sade, basit, duru, berrak, kısık sesli, pürüzsüz, bebek cildi gibi
bir hayat. Böyle bir hayat istediğime karar verdim. Entrikalar yok, bakışmalar,
gizli iş çevirmeler, ev terk etmeler, çok içmeler, biraz daha fazla içmeler
yok. Hatta çok çok abartarak kahkaha atmak, çok ağlamak, çok konuşmak, çok
susmak, çok sevmek, nefret etmek bunların hiç biri yok. Öyle hoşuma gitmişti ki
böyle bir hayatın hayali. Sanki hayatımı bu düzene sokarsam yüzümdeki hoş ama
fazla anlam içermeyen gülümseme hiç ama hiç geçmezmiş gibi geldi. Gece uyurken
deli deli çarşafa bile dolanmam, koltuk altıma kadar çektiğim yavruağzı pikemle
sabaha kadar kıpırdamadan uyurmuşum gibi. Yürüye yürüye işe giderken tuttuğum
ritim dükkanın kapısından içeri girene kadara hiç bozulmayacakmış gibi. Bu
fikirler dönüp dolaşırken gözümde Amelie, tabi kulağımda Yann Tiersen vardı.
Bahsettiğim ikna sürecinde bu sefer bana yardımcı olacak olan Yann ve birkaç
albümüydü. Pek de tanışık olmadığımızdan öylesine bir albümünü açtım hemen.
Sabahtan akşama sadece Yann Tiersen dinleyip, suratımdaki gülümsemeyi sabit ve
sakin tutmaya çalıştım. Bi ara o durgunluk ve taşkın olmama hali öyle cezp etti
ki beni, ne mani yüzünden utançlarım kalır böyle giderse ne de gereksiz
nefretlerim ve sinirlenmelerim kalır diye düşünerek çok doğru yolda olduğuma
inanıyordum. İki gün boyunca sabahtan akşama kadar Yann dinleyip,
sakinliği ve huzuru arayan arabesk ruhum azıcık daralmış olacak ki işten
eve gelirken tutturduğu bu Fransız ritmini bir çorbacıda bozdu. Şarabı beyaz
aldı, yanına da leblebi. Alırken de söz verdi kendine bunların yanında Gülden
Karaböcek falan dinlemek yoktu, Yann dinlemeye devam.
Saatler sonra evin içindeki hal ise tam olarak şöyle; kişisel ve kimine göre sorun bile olmayan bu kara yazıya bir de mahpus, memleket, arka mahle, Suphi gibi kelimeler eklenmişti. Bırak yorganı koltuk altına çekip kıpırdamadan sakince uyumayı, sümüklerini kollarına silen bir çekyat yaratığı olmuştum. Acaba Audrey Tautou ile birlikte Ahmet Kaya
dinlesek o da benim gibi bu hallere düşer miydi diye düşünürken sızmışım. Sabaha karşı uyandığımda Ahmet Kaya kadınları eflatun dağlara çağırıyordu. Boynum tutulmuştu, yatağıma geçtim ben de.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder