2.4.20

Kız çocuğu.


Kızım evden gideli iki yıl olmuştu. İki kere sesini duydum, hiç unutmam. Telefonun çalışından bile anlamıştım ikisinde de onun aradığını. Yüzünü dersen hiç görmedim. Ama üç günlükken çekilmiş bir fotoğrafı var, ondan başlayarak yeniden büyütürmüş gibi ezberledim fotoğraflarını. Her fotoğraftaki bakışının nereye düştüğünü, öncesinde ne dediği, hemen sonra nereye yöneldiği, bunları hep yeni baştan yaşadım, üstüne de ezberledim. Başlarda ben inanmadım her anne gibi, dünyanın tüm kız evlatları ihanet etse benim kızım bana yapmaz dedim. Gözümün içine bakardı ben üzülmeyeyim diye, kafa tutardı babasına, babası evde yokken gelen zorba akrabalara, hep benim için. Akıllıydı da, görmüş, bilmiş olması lazım o gidince bana neler olacak,  ne hallere düşeceğim diye. Bir beni de değil elime bakan erkek kardeşini de mi çıkarmıştı gözden anlamadım ki. İlk çocuk olmak, küçücük cahil bir annenin minik bebeği olmak, birlikte büyümek bu kadar mı zor gelmişti ona. Ama öyle iyi gelmişti ki benim hayatıma… Kızım gittikten sonra ben 16 yaşıma döndüm yine. O cahillik, o suskunluk aynı küçük Meryem oldum yine. Ağzı olan konuştu gidişiyle ilgili, herkesin diyecek lafı vardı ama kimse de susup gözüme bakmadı, şimdi ne edecek bu kadın demedi. Kimse görmedi tek kaldığımı, anca evi doldurup boşalttılar, gevezelik edip durdular. Erkek kardeşi de bir şekilde bir şekilde doyurdu karnını, gerisini gözüm görmedi bile. Evlat ayırma değil ama benim kızımla birlikte hayatım da gitti benden. Diyorum ya ben o karanlık suskun yıllara geri döndüm, üstelik bu sefer yorgun ve umutsuzdum da.
İlk zamanlar adam pek ilişmedi bana, o da bi suskun durgundu. İçerledi tabi, kendine nasıl kızgın oh olsun diye düşünürken meğerse adamın hiçbir şey umurunda değilmiş. Kızı mı gitmiş, neden gitmiş, evi mi yıkılmış, karısı mı sıyırmış, millet mi konuşuyor… hep pısırıktı zaten ama insan baba olmuşsa mevzu evlatları olduğunda da mı böyle olur. Yuh be adam sana.  Eve gelir gelmesine de ne sesini duyarım ne yüzünü görürüm. Ben ne yaparım evde saatler dolusu çuval çuval günlerde hiç bilmem. Öyle dururum herhalde.
Aylar sonra bir sabah zıpladım yataktan. Sanki kalk anne azıcık konuşalım diye geldi oturdu yatağın ayak ucuna. Sabahlığı giydim mutfağa geçtim.  Kendimle konuşmak için elimi yüzümü toparladım. Mutfak duvarları fayanstan bizim, uçuk bir yeşilden. Tam ortada da bir kuş var açmış tüylerini yukarı bakıyor. Yıllardır bıkmadan her sabah izlerim bu kuşu. Bugün de izledim kafamı yasladım tüyünün denk geldiği bi fayansa. Kapattım gözlerimi. Kızımın gidişindeki bana kestiği cezanın sebebini anladım. Açamadım gözlerimi. Kıstıkça kıstım. Gözyaşıma akmak için yer bile kalmadı nerdeyse. Yuttum, gözyaşımı da yuttum utancımdan. Çocuklarıma, kendime her şeye rağmen kurduğum hayatta diretemedim, gücümü bilemedim. Katlandım bu adama bu hayata. Evlatlarımı hor görmesine, yokluğuna katlandım.
Hayal kurmayı bana Öykü öğretmişti, birlikte kurduğumuz hayalleri ilk ben terk ettim. Sanki ona güzel bir hayatı uzaktan parmağımın ucuyla göstermiş sonradan da öyle bir hayata inancım yokmuş gibi davranmıştım.
Cezam içime işledi, suçumu tüm beyaz saç tellerimde sızım sızım yaşattım. Benim yüzümden dedim ama göğsüme de vurmadım  yumruğumu, belki de iyi oldu Meryem dedim. Yavaş yavaş da bildim artık koca günler boyu neler yapıyorum diye. Benim oğlan adımı delirdiye çıkarmış, ama ümidi de pek kesmemiş belli. Hoşuma da gitmedi değil açıkçası. Ne gelen var eve ne giden, akrabalar yok, çok konuşan yok, hizmet bekleyen yok. Bi bizim oğlanın bir iki arkadaşı var o kadar.
Geçen hafta, nisanın ortası. Öykü’nün doğum günüydü. Odasına girdim. Havalandırdım yine. Balkonu açar açmaz mis gibi portakal çiçeği kokusu doldu içeri. Bu kokuya bayılırdı, heves eder toplardı dökülenleri, saklardı. Bahçeden çıktığında bir avuç içi çiçeklerle dolu diğer elinin parmaklarını koklatırdı bana kapıda. Tozlu diye iterdim git yıka ellerini derdim ama kokusu gelirdi yine de. Ben de zor tutardım kendimi mis gibi çiçekleri yüzüme gözüme sürmemek için. Döndüm kapıya baktım, kapı kapalı. En son ne zaman o kapıyı açtım da birini bekledim hatırlamıyorum. Ama koku aynı koku. Pencereyi odanın kapısını açık bıraktım geçtim mutfağa. Bol portakallı bir kek çırptım. İki mum diktim üstüne. Biri Öykü’ye biri onunla yeniden doğan annesine, bana.
                                                                                                                                            


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder