Kızım evden gideli iki yıl olmuştu. İki kere sesini duydum,
hiç unutmam. Telefonun çalışından bile anlamıştım ikisinde de onun aradığını.
Yüzünü dersen hiç görmedim. Ama üç günlükken çekilmiş bir fotoğrafı var, ondan
başlayarak yeniden büyütürmüş gibi ezberledim fotoğraflarını. Her fotoğraftaki
bakışının nereye düştüğünü, öncesinde ne dediği, hemen sonra nereye yöneldiği,
bunları hep yeni baştan yaşadım, üstüne de ezberledim. Başlarda ben inanmadım
her anne gibi, dünyanın tüm kız evlatları ihanet etse benim kızım bana yapmaz
dedim. Gözümün içine bakardı ben üzülmeyeyim diye, kafa tutardı babasına,
babası evde yokken gelen zorba akrabalara, hep benim için. Akıllıydı da,
görmüş, bilmiş olması lazım o gidince bana neler olacak, ne hallere düşeceğim diye. Bir beni de değil
elime bakan erkek kardeşini de mi çıkarmıştı gözden anlamadım ki. İlk çocuk
olmak, küçücük cahil bir annenin minik bebeği olmak, birlikte büyümek bu kadar mı
zor gelmişti ona. Ama öyle iyi gelmişti ki benim hayatıma… Kızım gittikten
sonra ben 16 yaşıma döndüm yine. O cahillik, o suskunluk aynı küçük Meryem
oldum yine. Ağzı olan konuştu gidişiyle ilgili, herkesin diyecek lafı vardı ama
kimse de susup gözüme bakmadı, şimdi ne edecek bu kadın demedi. Kimse görmedi
tek kaldığımı, anca evi doldurup boşalttılar, gevezelik edip durdular. Erkek kardeşi
de bir şekilde bir şekilde doyurdu karnını, gerisini gözüm görmedi bile. Evlat
ayırma değil ama benim kızımla birlikte hayatım da gitti benden. Diyorum ya ben
o karanlık suskun yıllara geri döndüm, üstelik bu sefer yorgun ve umutsuzdum
da.
İlk zamanlar adam pek ilişmedi bana, o da bi suskun durgundu.
İçerledi tabi, kendine nasıl kızgın oh olsun diye düşünürken meğerse adamın
hiçbir şey umurunda değilmiş. Kızı mı gitmiş, neden gitmiş, evi mi yıkılmış, karısı
mı sıyırmış, millet mi konuşuyor… hep pısırıktı zaten ama insan baba olmuşsa
mevzu evlatları olduğunda da mı böyle olur. Yuh be adam sana. Eve gelir gelmesine de ne sesini duyarım ne
yüzünü görürüm. Ben ne yaparım evde saatler dolusu çuval çuval günlerde hiç
bilmem. Öyle dururum herhalde.
Aylar sonra bir sabah zıpladım yataktan. Sanki kalk anne
azıcık konuşalım diye geldi oturdu yatağın ayak ucuna. Sabahlığı giydim mutfağa
geçtim. Kendimle konuşmak için elimi
yüzümü toparladım. Mutfak duvarları fayanstan bizim, uçuk bir yeşilden. Tam
ortada da bir kuş var açmış tüylerini yukarı bakıyor. Yıllardır bıkmadan her
sabah izlerim bu kuşu. Bugün de izledim kafamı yasladım tüyünün denk geldiği bi
fayansa. Kapattım gözlerimi. Kızımın gidişindeki bana kestiği cezanın sebebini
anladım. Açamadım gözlerimi. Kıstıkça kıstım. Gözyaşıma akmak için yer bile
kalmadı nerdeyse. Yuttum, gözyaşımı da yuttum utancımdan. Çocuklarıma, kendime
her şeye rağmen kurduğum hayatta diretemedim, gücümü bilemedim. Katlandım bu
adama bu hayata. Evlatlarımı hor görmesine, yokluğuna katlandım.
Hayal kurmayı bana Öykü öğretmişti, birlikte kurduğumuz
hayalleri ilk ben terk ettim. Sanki ona güzel bir hayatı uzaktan parmağımın
ucuyla göstermiş sonradan da öyle bir hayata inancım yokmuş gibi davranmıştım.
Cezam içime işledi, suçumu tüm beyaz saç tellerimde sızım
sızım yaşattım. Benim yüzümden dedim ama göğsüme de vurmadım yumruğumu, belki de iyi oldu Meryem dedim.
Yavaş yavaş da bildim artık koca günler boyu neler yapıyorum diye. Benim oğlan
adımı delirdiye çıkarmış, ama ümidi de pek kesmemiş belli. Hoşuma da gitmedi
değil açıkçası. Ne gelen var eve ne giden, akrabalar yok, çok konuşan yok,
hizmet bekleyen yok. Bi bizim oğlanın bir iki arkadaşı var o kadar.
Geçen hafta, nisanın ortası. Öykü’nün doğum günüydü. Odasına
girdim. Havalandırdım yine. Balkonu açar açmaz mis gibi portakal çiçeği kokusu
doldu içeri. Bu kokuya bayılırdı, heves eder toplardı dökülenleri, saklardı.
Bahçeden çıktığında bir avuç içi çiçeklerle dolu diğer elinin parmaklarını
koklatırdı bana kapıda. Tozlu diye iterdim git yıka ellerini derdim ama kokusu
gelirdi yine de. Ben de zor tutardım kendimi mis gibi çiçekleri yüzüme gözüme
sürmemek için. Döndüm kapıya baktım, kapı kapalı. En son ne zaman o kapıyı
açtım da birini bekledim hatırlamıyorum. Ama koku aynı koku. Pencereyi odanın
kapısını açık bıraktım geçtim mutfağa. Bol portakallı bir kek çırptım. İki mum
diktim üstüne. Biri Öykü’ye biri onunla yeniden doğan annesine, bana.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder