
Mahallenin en yokuşlu sokağındaydı evim. Bir de tam
tepede. Aslından benim evden öte bir iki kulübe vardı da yıktılar oraları.
Araziler ortakmış, istimlak etmişler. Otobüs durağı mı ne koyacaklarmış. İlk duyduğumda
artık gelen giden otobüsleri, inenleri binenleri sayarım diye sevinmiştim. Gel
gör ki yıkıldıktan sonra bi yalnız kaldı benim ev tepede. Hanım annem
öldüğünden beri beni mahalleli insanların beni dışarı ittikleri yetmezmiş gibi
şimdi de mahalleli evler benim yaşlı, yıkık dökük evimi, ittiler mahallenin en
dışına. Keşke dedikleri gibi cadı olsam, büyücü olsaydım da yıkıverseydim şu
mahalleyi başlarına.
Küçükkenden hatırımda kalan mahalle yer yer eğlenceli
aslında. Babamın altı ayda bir mahalleye gelişleri mesela nasıl da şenlikli
olurdu. Bayırın en sonundaki evde oturan dul metresine uğradığı an biterdi
şenlik gerçi bizde ama olsun. Değişik kokular, parlak saç tokaları getirirdi
bana. Bir kere sadece anneme deri bir çizme almıştı. Yıllar sonra bir gün
rüyamda gördüm annemin o hediyeyi alırken babama ettiği küfürleri. Yorgun
geldiği için ilk başlarda fazla ilişmez de hediyeleri beklerdik ilk. Bir
keresinde hediyelerimizi de vermedi de çantasını karıştırdım babam terasta
annemin yeni diktiği çiçekli divan yastıklarında kestirirken. Yaldızlı kese
kağıdı buldum çantanın en dibinde. O an bi sevindim ki anlatamam. Geçen yıla
göre büyümüştüm ya kesin banaydı bu hediye. Öyle tokalar oyuncaklar değil genç
kız hediyeleri almıştı bu sefer babam bana. Hem adet de görmeye başlamıştım.
Basbaya ne de güzel genç kız olmuştum. Paketi babamın bana vermesini
istiyordum. O da mutlu olsun istiyordum hediyeyi verirken ama dayanamadım.
Ucundan dikkatlice açtım paketi. Hem daha yeni aynı banttan almıştık annemle
kırtasiyeden, el işi ödevim için. Yırtılır ederse çaktırmadan eski haline
getirirdim. Yırtmadan açtım paketi, açtım ama içinde ne acayip şeyler vardı
öyle. Dantelli demirli tüylü değişik şeyler. Aklım almadan ellerim atıverdi
zaten. Tövbe tövbe bunlar ne böyle kötü kadın kıyafetleri gibi. Sinemalarda
vardı bunları giyen kadınlardan ama babam gemide sinemacı mı olmuştu ki.
Hediyenin bana olmadığına mı üzüldüm o an, babamın sinemacı olup öyle
kadınlarla çalıştığına mı hatırlamıyorum. Yine yıllar sonra bir gün rüyama
girdi bu olay, annemden daha çok hissetmişim meğerse ben o an aldatıldığımı. Bu
rüya zihnime gireli zaten mahallenin neşesi, babamın gelişinin şenliği
kalmamıştı.
Yaz günleri annemin beni bakkala göndermeyişinden
anladım ben büyüdüğümü. Bakkal yokuşun en aşağısında, o kadının evinin altındaydı.
Zaten her şey onun eve yakındı. Dünyamızı bi anda çekmişti yokuşun en dibine.
Neyse… Yaz günü annem beni tiril tiril giydirirdi çiçekli, pötikareli şile
bezinden elbiselerle. Bayır aşağı da bu elbiselerle hoplaya zıplaya indiğimden
küçücük memelerim çok acırdı. Tutardım onları da kızardı annem “öyle yolda
memelerini tutarak yürünür mü kızım, ne kıymetli memeleri varmış derle insana”
derdi. Bir gün sokakta oynayan çocuklardan birine seslendi annem ekmek
alıversin bize diye. “Senin de çocuğun var abla ya bize ne söylüyorsun,
söylesene Aysel’e” diye bağırınca kara Ertuğrul annem de verdi ağzının payını.
“Aysel büyüdü artık, başka işleri var onun gidemez bakkala” deyince öfleye
püfleye annemin mandala tutturduğu parayı havada tutmaya çalıştı. Ertuğrul bakkala
doğru giderken annem yine bağırdı arkasından. Bu sefer daha naif ve ince bir
sesle “iki tane ekmek al oğlum, mandalı da geri getir ekmekle birlikte”
Terasta yaptığımız son kahvaltılardan biriydi,
sonbahar kışa yaklaşmış da terasta durmaya patik gerekiyordu naylon terliklerin
içine. Birden kamyonların sesi insanların bağrışlarına karıştı. Annemle
neredeyse aynı anda terasın duvarına yanaştık, sesler bayırın sonundan
geliyordu. Ben belime kadar sarktım göreyim diye. O kadın taşınıyordu. Yatağı
merdivenlere sığmamış heralde balkondan atmışlar ondan bağırışıyordu insanlar.
İki kişilikti yatağı gördüm. Babamın da yatağı olduğunu hatırladım birden.
Karyolası da pek yeni duruyordu kamyonetin ardında. Belki de onu da babam
almıştı. Yine rüyamda gördüm yıllar sonra annem o kamyonun ardından ne laflar
etmişti, el kol sallaya sallaya sinirinden pancara dönmüştü. Benim de elimdeki
bir iki lokmalık ekmek aşağı düşmüştü de kedinin biri hemen gelmişti başına.
Neyin ne olduğunu anlar anlamaz sofraya döndü annem. Sadece kahvaltıda şekerli
içtiği çaya şekerli diye sinirlendi, içeri geçti çayını tazelemeye. Ben de
elimdeki iki lokmalık ekmeği ne reçele ne salçaya banmadan kuru kuru yedim
annem gelene kadar. Annem masaya geldiğinde zeytinleri önüne aldı da bir
iştahla yiyip dizli çekirdeklerini sofra bezinin desenleri üzerine. Çayını
karıştırırken de çay kaşığının sesi iki çarpmadan sonra rahatsız etti heralde,
tam erimeden içmeye başladı çayını.
Sonra büyüdüm. Yıllar sonra değil o an o gün büyüdüm.
Kamyon mahalleden çıktı ve hayatım değişti. Annemi, daha doğrusu annemin özene
bezene bana bakmak için koruduğu aklını kaybettim. Her öğün çayı beş şekerli
içmesiyle, sabahtan yatsıya kadar aynı iki parça kıyafeti katlayıp katlayıp
yerleştirmesini delil saya saya izledim annemin gidişini. İntihar edecek kadar
kendi içini kurcalayan bir kadın değildi, ondandır ki son zamanlarda iyice
bağlandığı Allah’ının kararını bekledi yıllarca. Yoksa ne intiharlar çıkardı
içinden, göremedi. Kendi ilkokuluma temizlikçi olarak eğitim hayatıma devam ettim.
Hayat okulu derlerdi ben küçükken yaşlılar arabesk bir bakış, nefes dolu bir
sesle. Heh işte ben de baktım bi kerede aynada kendime o bakışların aynısıyla.
“Hayat okulu bee” dedim. Sifon sesiyle bölünse de o bakış bir daha eksik olmadı
yüzümden. Evde annemi yıkarken en çok görürdüm yüzümü banyodaki buğulu aynada.
Gerisi de aynalardan kaçmak oldu hep bana. Belki de bu yüzden yıllar sonra
çocuk suratımın üzerine gelip oturan maske çok yabancı bana. Kimdir o kadın
bilmem şu gün olmuş. On iki yaşta kalmalıymış hayat ne diye annemle gitmedim
bilmem. Tek sitemim de budur zaten.
**
Çocukluğumu bırakamadığımdan sebep olacak ki hiç bir
çocuğum olsun, anne olayım diye düşünmedim. Benim bildiğim anneleri babalar
delirtir, kız çocuklarını da babaları aldatırdı. Yıllar sonra yalnız kalıp
susmayı bir güzel huy edindiği hayatımda bunlara hiç yer yoktu. Kimse bunu
bilmediğinden de adım çıktı mahallede işte. O yokuş başındaki evimize de deli
evi diye de isim takmışlar sonradan öğrendim ben. Desinler. Babama akıllı adam
dediklerini bilirim, bilirim ya işte o yüzden bana, evime deli desinler.
Dedemden kalan emekli maaşı bir de şu oturduğum evi.
Bana faydası dokunan tek erkek de odur zaten. Hiç görmedim hiç bilmedi beni.
Bilse bugünleri kesin o da pılısını pırtısını toplayıp çekip giderdi. Yar
etmezdi şu dört duvarı bana. Buna sinirlenip dururum arada ölmüş adamın
arkasından, bazı bazı da hiç dokunmam ondan gelecek üç aylığa bile. Hele
baharmış yazmış hiç minnet etmem. çiçek ler çıkar mis gibi olur o vakitler.
Sahil şurdan kaç adım sanki, bizim eve sırtını ver bir Sezen şarkısına başla,
bitmeden sahildesin. Heh işte sahilde renk renk çiçek satarım insanlara. Hele
bir de denk gelir dinlediler mi beni her çiçeğe uzun uzun hikayeler anlatırım.
Yok peygamberimiz buna rengini kendi kanından vermiş yok bunun kokusu bulaşan
kadının gönlü tertemiz bakmış erkeğine… ooo neler neler işte.
Bu hayata doğmuş olmayı haketmeyişimin yaklaşık
elli dördüncü yılında bir karar verdim. Aile olmaya niyeti olmayan iki insan
tarafından şuursuzca dünyaya gelmiş de annemin vicdanı sayesinde azıcık güzel
çocukluk anısı atmıştım kenara köşeye. Bu anıları kaybettiğim günü hatırlarım,
on altıncı yaş günüme iki hafta vardı tam. Tam da bugün elli dördüme iki hafta
var. Çocukluktan kalma gün sayarım doğum günüme onun alışkanlığımdır bu. Tıpkı
o aynada kendimi gördüğümde keder içinden çıkmama sebep olduğu gibi. Işte bugün
de yine beni bir yerlerden aldı bu çocukluk heyecanım. Annemin konuşmadığı,
göremediği kadar kendimle konuştum iki hafta boyunca. Arabesk metinler düzüp
kafamda yılların hesabını iki bardaktan, babamın hıncını da bakır çaydanlıktan
çıkardım. Bi de güzel kaldırıp attım sonra. Içimde varmış meğerse atıp da
kurtuldum. İçimde kalan bir şey daha vardı. Onca yılı, onca yalanı, yalnızlığı
yaşamaya gelmiş konmuşken şu dünyaya ve bu kendini bilmez iki kişinin yüzünden
olduysa, bir yerde benim de söz hakkım olması lazımdı. Aklım ermedi de gençken
yırtamadım kabuğumu, saklayamadım aklımı, yaratamadım yepyeni hayatlar kendime.
Onu yapamadım ama son noktayı bile isteye kendim koyacaktım. Asmayın suratınızı
ya da kızmayın bana çok tatlı oldu gidişim. İlk defa kendi hayatım için karar
verdim ve onu bitirdim. Arkamda kimse yoktu, bu yüzden vicdanım rahat başım dik
gittim. Kendim gittim. Tek başıma. Ardımda başka hiçbir hayatı sürüklemeden.
Ben Aysel, hayatım yarım kalmış çocukluğumdan ibaret
olduğu için aranızda yaşamayı beceremedim. En son karar verdiğimde sokakta
saklambaç oynuyorduk. Herkes sokağın sonuna doğru koşarken, ben sahile doğru
koşup heykelin sırtına saklanmıştım. Bulamamışlardı beni. Bu sefer de
saklandığım yerde güvendeydim. Neyse ki hep saklanma işini iyi bildim.
Aysel...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder